3 11 2014

EY YEREL KAHRAMANLAR!GERİ DÖNÜN...İHTİYACIMIZ VAR SİZE...

"Yeni PES'i gördün mü oğlum?Messi'yi aynen yapmışlar." derken biri;"Yok oolum..Ronaldocu'yum ben...Hem PES'i de tanımam FIFAcı'yımdır haa!..." diyordu öbürü.

Messi ve Ronaldo herkesin kahramanı.Global kahramanlar;hatta çoklarına göre kozmik kahramanlar.Oysa bizim daha mütevazi kahramanlarımız vardı.Tamam Maradonalarımız,Rıdvanlarımız,Tanjularımız da oldu;Gullitler,Platiniler ve Metin-Ali-Feyyazlarımız da Hamimiz de...Ama onlardan önce mahallemizin Mehmet Abisi'nden,Ekrem Abisinden görüp,sevdik ayak topunu.Hatta mahallenin koca göbekli Cevdet Amcası'nın gençlik anılarını dinlerken "+18" e inat bizi de ısıtan "kaave sobası " başı sohbetlerinde,şaşırdık."Yapma be Cevdet Amca" derdik,"Sen kim,top oynamak kim?"...
O da başlardı anılarının Youtube'undan çalınan görüntülerin eşliğinde muhabbete;
"Biz de top oynadık len,yerden bitmeler.Anamızdan böyle doğmadık ya!" ve devam ederdi azısı düşmüş dişlerinin arasından tıslayarak;"Sorun bakalım babalarınıza,kimdi bir zamanlar buralarda tahta direkleri kıran şutların sahibi."...Etraftan hafif tebessümle kafa sallamalar eşliğinde derinden gelen "Ahh,ulan" nidaları ikna etmeye yeterdi.İnanırdık.Bilirdik,kızlarının düğün gecesi; "Yok,ağlamıyorum.Toz kaçtı da gözüme.." mavalından başka yalan yoktu hiç birinin hayatında.

 Aşağı mahalleyle yapılan hiç bir maçın nasıl tamamlanamadığını,kasabanın amatör takımıyla yapılan idman maçını nasıl kazandıklarını dinledik senelerce,"Eski kulağı kesik" abilerimizden.Bunlarla büyüdük.Biz futbolu,olması gerektiği gibi,ayaklarımızla oynardık;iki elimizin baş ve işaret parmaklarıyla değil...Tek kanallı tivilerimizde maçlar da izlerdik;ama bizim maçlarımız TV'den sonra boş arsalarda,sokak aralarında devam ederdi.Arkadaşımızı attığımız "beşlik"lerle kızdırırdık;"ctrl + bir şeylere"e basarak attığımız röveşetalarla değil.

Biz pleysıteyşın kafelerde değil,toprak sahalarda sıra beklerdik.Abilerimizin maçı bitecek de sıra bize gelecek...Hele ki kokusu genizlerimizi henüz terk etmemiş yağmurun ardından gelen bir beklenceyse daha da içten çıkardı puflamalarımız;zira bizden üç-dört numara büyük ayakların açtığı çukurlarla da uğraşmak zorunda kalırdık o vakit...Zaman zaman kızsak da saygıyla kabullenirdik bu hiyerarşiyi.İzlerdik.Öğrenirdik.Hem çalım atmayı hem tivide olsa biplenecek alaycı kızdırmaları öğrenirdik.Ama samimiyeti,kardeşliği de öğrenirdik.


İzlediğimiz abilerimiz bizim kahramanlarımız olurdu.Hele ki boşluk doldurmak için aralarına katıldığımız maçlarda aldığımız "Efferim lan velet,olacak senden." tebrikleri kulaklarımızdan kalbimize akardı.Ayaklarımız kanatlanırdı bundan kelli...Biz futbolu böylece bildik böylece sevdik.Biz futbolu hayatımızın içinde yaşayan bir varlık olduğu için sevdik.

Şimdinin zamaneleriyse futbolun müşterisiler,aktörleri değiller.Gözlerinin önünde kanlı canlı kahramanları;attıkları şutu,verdikleri pası ense köklerine indirdiği şakacı şaplakla kutlayan Bahtiyar Abileri de yok.Cüzdanlarının şifresini kırmak için ağzından salyalar akan tivi kanallarında boy gözteren  "Kozmik Starlar"ı var.İşte bizim futbolumuzun açlığı ekran starlarına değil.Futbolumuzun açlığı sokak aralarındaki yerel kahramanlarımıza.Futbolumuz silkinecekse eğer iki taş arasından geçirdiği topa sevinen  abilerine öykünen fırlamalarla olacak bu;çempiyıns lig starlarını elsidi ekranlarda izleyen Ronaldo tıraşlı toprak,çim kokusunu unutmuş 21. yüzyıl afacanlarıyla değil...

2 11 2014

"FOUR FOUR TWO TÜRKİYE" YAZILARI-3


REAL BİR ADIM ÖNDE

Barcelona,yakın geçmişindeki sihirli futbolu arıyor.Bunu yakalamak içinse o "Güzel oyun"u yaratan sistemin dışına çıkmaya başladılar.Hem çok sık antrenör değiştiriyor hem de sansasyonal transferler yapıyorlar.Eski başarıları getiren oyuncuları ise yaşlanma ve performans düşüklüğü gibi etkenlerle boğuşuyorlar.Bir de bu başarıları o zamanların sistemiyle yakalamak istiyorlar.Ancak,"Tiki taka"nın bence ruhu olan "takım uyumu içerisinde kaybolmuş egolar"ını ve "haddimi bilirim,yıldızımı tanırım" durumlarını yakalamakta zorlanıyorlar ve bu sezon daha da zorlanacaklar.
  Messi yıllarca üzerine oyun planı kurulan adam oldu.Tiki takanın topu top olduğuna pişman olana kadar dürtüklenme sebebi;iş bitirici Messi'yi bulmak ve topun baş dönmelerini ağlardaki çakırkeyfliğe onun ayağından dönüştürmekti.Şimdi ise eski takımlarında aynı role alışmış Neymar ve Suarez,Messi ile nasıl bir üçlü oluşturacaklar?Bu çok önemli.Ayrıca Rakitic'in de yaşlanan Xavi ya da Iniesta'nın rolünü kaldırabileceğini sanmıyorum.Yeni defans ve kalecinin de sorun çıkarabileceğini düşünüyorum.
  Real Madrid ise daha rahat.İşleyen sisteme bazı dokunuşlar yapmakla yetindiler.En önemlisi Ronaldo'nun egosunu tatmin etmeyi sürdürerek,onun etrafında takımı şekillendirdiklerini düşünüyorum.Kroos,Rodriguez gibi oyuncuların önemli katkı yapacağını düşünüyorum.Bir avantajları da tüm futbol ömrü yüksek tansiyonlu takım ve liglerde geçmiş olan hocaları Ancelotti.

  Başarısız geçen bir kaç yılın ardından Barça taraftarının sabrı sınanacak.Son Şampiyonlar Ligi zaferi ise Real'in taraftar nezdine elini güçlendirecek.Nihayetinde şahsi kanım;bu sezon Real'in Barça'dan bir adım önde olacağı yolundadır.

17 03 2012

FUTBOL BİR AŞK HİKAYESİ (Football is a Love Story)

video
Yaratıcılıksa işte yaratıcılık budur.Futbolun özünde içerdiği ve bizlerin unuttuğu saflık,mutluluk,dünyadan soyutlanıp kendi hayallerinde kaybolmanın sarhoşluğu;filmdeki çocuk ve bembeyaz karlarla müthiş uyum sağlamış...

Bu videoyu izlerken,kısa pantolonumla saatlerce top koşturduğum yıllarımı hatırladım...

NOT:Bu videoyu futbol menejerlik oyunu"Hattrick"te gördüm.Videoyu çeken arkadaş Finlandiyalı.Gerçek adını bilmiyorum;ama takma adı"Aschan"....Aschan'a bu tertemiz anlatısı için teşekkürlerimi borç biliyorum...

15 02 2012

TANRI KRALİÇEYİ KORUSUN

Hayatımın ilk sillesini yedim o gün..Yok yok,ilki değildi de en okkalısıydı galiba...Neyse...Anımsıyorum...Sanırım...

Ders arasından çalınmış özgürlüklerin,patlak topları tekmeleyerek tahvil edildiği günlerden biriydi.Teneffüssün bittiğini beynimize kazırcasına çınladı ders zili bahçede.Topu,doğrusu havası kaçmaya yüz tutmuş toptan geri kalanları,koltuğumun altına kıstırıp kalktım depara.(Sona kalanın topu da taşıdığı bir kuralımız vardı.Sona da hep ben kalırdım...Nedense ..!).
Hedef sınıf...Ama yok,önce tuvalete uğrayıp,façayı bir düzeltmeliyim.Eller suyu şöyle "Şapp!" diye çalmalı yüzüme.Sonra hafifçe kaldırmalıyım perçemimi.Malum sınıfa girilecek,yerimize oturulmadan önce yan gözle ve dudaklar hafiften tebessüme meyledilerek,sınıfın dilberi Aysel süzülecek.
Yaklaşıyorum sınıfa.Koridor boş.Nöbetçi öğretmen sesleniyor arkamdan "Hadisene evladım.Daha kaç zil çalacak derse girmen için.Hadi!".Hızla köşeyi dönüp,varıyorum kapıya.Utangaç bir "Tok,tok!" nidasını sınıfa selam durduruyorum.Ses yok içeriden.Az daha şiddetli bir vuruş ve içeriden kalın bir "Giriniz!" sesi yankılanıyor kulaklarımda.
Giriyorum.Yutkunuyorum."Aff..." dememe kalmadan,ensemde pişen bozanın habercisi bir "Şakk!" sesi dolduruyor sınıfı,gözlerimiyse şimşekler selamlıyor.Ne oldu demeye kalmadan ikinci Osmalı tokadıyla tanışıyorum.Bu seferki daha sertti.Kızaran yanağıma sorun da anlatsın size...Neden sonra anlıyorum suçumu.Meğerse Ahmet'in parasını çalmışım.Cevdet görmüşmüş beni.Öğle arasında Ahmet'in çantasını karıştırıyormuşum,el-ayak çekilmiş vakitte.Ahmet'in de çantasına sakladığı parası yokmuşmuş şimdi.Eh olağan şüpheli de ben oluyorum bu durumda.Hele ki mağduriyete uğrayan Ahmet,okula en çok bağışı yapan Mustafa Bey'in oğlu Ahmet olursa da hesap bu kadar şiddetli ve seri kesiliveriyor işte..

Aldığım ilk hayat dersiydi.Sonra sonra hızla sürgit etti bu ezberim.

A.B.D Irak'ı vuruyordu,okyanuslar aşarak.Çağdaş Avrupalılar,Bosna'da ikindi kahvaltısı ediyordu,müslüman kanı içerek...Tanrı kraliçeyi korusun...
Gözlüğün,şapkanın yerini,Sayın(1,2,3..!) Erdoğan alıyordu,demokrasi icabı.Türkiye çağ ne demek,yüz yıllar atlıyordu.Tanrı Kraliçeyi korusun...
Çift kaşarlı tostu Ahmet,köteği her daim ben yiyordum...Tanrı kraliçeyi korusun...
Fasit daireler çizerek Fener,Cimbom,Fener,Cimbom,Kartal şampiyon oluyordu...Üç büyükten geri kalanlar,sanki size ne oluyordu...Dua edin...Tanrı kraliçeyi korusun...Ne şikesi kardeşim,Fenev alnının akıyla şampiyon oluyordu .Tanrı kraliçeyi korusun.

Ha!Unutmadan.Öğretmenim,o parayı ben çalmadım.Lakin n'ediyim!Öğretmenim,Tanrı seni de Ahmetler'i de korusun...

30 08 2011

BEN FORMAMI İSTERİM

Benim bir hastalığım var.(Allah şifa vermesin..!).Daha doğrusu iki hastalığım var.Daha da  doğrusu birincinin ikinciyi tetiklediği,ikincinin de bu durumdan gayet memnun olduğu,memnun olmaktan da öte,söz konusu virüsü eliyle-diliyle çağırdığı ikiz hastalığım var.(Allah bin beter etsin..!)...(Amin...)...

Gezerim ben...Dere,tepe demem gezerim.Memleketin her köşesini gezerim.Gücüm yettiğince,cüzdanım el verdiğince.Hem de öyle böyle gezmek değil.Yaz güneşi kendini gösterivermesin.Atarım ailelerin en has çekirdeğini (yani en harika 'kare as'ını) arabama,vururum yollara.Binlerce kilometre,yüzlerce litre depo boşaltmacasına.Sahil,kumsal görmek değildir amacım.Şehirleri,köyleri tanımak;insanlarımı görmek,bilmek,tanımaktır.Hani Edirne'den Ardahan'a derler a...O hesap..Bu hastalıklarımın ilki...Hiç de deva aramıyorum ne yalan söyleyim...

Bir de malum,şu satırları karalatan itkinin sahibi o sihirli kürenin damarlarıma şırınga ettiği zehir var.Ama ne zehir.Topa da gerek yok ya;sokak arasında iki çocuk gazoz kapağı tepiklesin yeter,oturur izlerim.Öyle Messiler'e,Ronaldolar'a da gerek yok.O derece yani.İflah olmam ben.Olmaz olayım da zaten...

Hadi başınızı ağrıtmaya devam edeyim.Eee!Siz kaşındınız.Vermeyecektiniz sazı elime.Neyse.Hani millet gezer gezer de;gezdiği yerlerin inciğini-boncuğunu,lokmasını-tatlsını alır ya...Valizine sığabilecek boyutta nesi meşhursa tıkıştırır ya...Ben onunla yetinmem.Bir de extradan (ekstradan diye okunur),forma alırım.Ama öyle çakmasını değil ha,en originalinden (orijinalinden diye okunur) olanını,en harbi lisanslısını (lisence yazmadım bak,anlamazsınız diye..bir şey değil de sonra yine ben düzeltiyorum.)...Aşağısı kurtarmaz,asmam dolabıma... 

Forma bulmak için ara sokaklara kadar girip çıkarken tanıyorum ben şehirleri.Rize'nin kendine has çayını,Trabzon'un bakırcılarını,Tokat'ın yazmacılarını,daha nerelerin tatlıcılarını,şıracılarını,bozacılarını böyle böyle keşfettim ben.Bundan aldığım hazzı anlatamam.Hele formaların satıldığı mağazaların kapısını gördüm mü değmeyin keyfime.Yo,yo!Gülmeyin...Sırf forma alabilmek için hareket saatlerimi uzattığım şehirleri bilirim,inanmazsanız Ordu'nun kordon boyuna sorun,anlatsın...

Aradığım formayı bulunca duyduğum sevinç kelimelere sığmaz.Ama bir çok yerde hüsranla sonuçlanıyor bendeniz Mecnun'un,Leyla'sını araması.Vakıa,bir çok şehrimizde böyle bir futbol kültürü yok."Üç Büyükler" endeksli taraftarlığın hasarı hep bunlar.Oturduğun şehrin takımını stada gidip kanlı-canlı izlemenin keyfini bilmemekten kaynaklı gariplikler.O yüzden de futbol kültürü ve taraftarlık bilincinin yerleştiği nadir şehirlerde rastlayabiliyorum aradığım formalara.Mendilimle göz pınarlarımı şöyle bir kurulayarak dalıyorum mağazaya.İşin en güzel yanı da formaya sahip olmaktan çok;alış-veriş,beden deneme esnasında renklerin sahibi takım hakkında dakikalarca edilen keyifli lakırdılar...

Benim niyetim kötü...Her iki hastalığımı da tedavi ettirmeyeceğim.Milyar verseler ettirmeyeceğim.Keyif benim değil mi,a canım kardeşim,et-tir-me-ye-ce-ğim.Ama alacak defterim de bir hayli kabarık.Kayseri,Sivas,Aydın,Urfa,Denizli,Mardin,Şırnak,Erzurum ve bilumum şehirler,kasabalar alacaklıyım hepinizden.Bakın bir çoğunuzu yazmadım daha...Daha,abartısız onlarcanızın adını yazmadım.Söyletmeyiiin.Anlatırmayııın...(Burada parmağımı salıyorum;ama siz görmüyorsunuz taabi...)...

Ben gene geleceğim bak.Yine çayınızı içeceğim,yine tatlınızı-acılınızı yiyeceğim.Hatıralık havlunuzu,çanağınızı-çömleğinizi,bakırınızı-gümüşünüzü alacağım yeniden...Ammaa..!Siz de bana vereceklisiniz.Basın şehrinizi taşıyan renklerin formasını,asın vitrinlere.Savrulsunlar şöyle akşam rüzgarında efil efil.Anlamam gayrısını... 

Alacaklıyım sizden...Formamı isterim ben...

28 08 2011

BU SEZON MUTLAKA


3. Lig başlıyor.Söz konusu profesyonel liglerimizin en dip gösteri alanı yani...Gözlerden uzak olanların ,futbolu gönül gözüyle izleyenlerin arenası...Profesyonellerin orada olmaktan uzak durduğu,amatörlerinse rüyalarını süsleyen lig...Taraftar olmanın ancak ve sadece renk aşkıyla açıklanabildiği lig...

Eğer takımınız 3. Lig'in muharebe alanında meydan okuyanlardan biriyse,gel-gitlere savrulur durur yüreğiniz.Bir yandan üst liglerin hayalini taşırken,diğer yandan amatör kümeye düşmenin endişesini hissedersiniz yüreğinizde.Eğer bu ligin müdavimlerindeseniz,her sezon başı daha da derinleşir bu gel-git dalgalarının yüreğinizde açtığı çukurlar...

Takımınızı basından takip edemezsiniz.Satır aralarını kovalar gözleriniz;ama nafile.Kaale alan yoktur ki ne sizi ne de liginizi.Hazırlık dönemi,hazırlık maçları,transferler ya kulaktan dolmadır ya da yerel basına dikiz çeker beklersiniz haberleri...Yapılan transferler görücü usulü kız almak gibidir.Hamamda görmüştür anneniz,babanız soruşturmuştur ailesini de duvağı açmadan bilmezsiniz gözlerinin rengini.Siz de ilk maçına çıkmadan adlarını bile ezberleyemezsiniz yeni transferlerinizin.

"Aaa!Baksana kardaş.Yeni santrafor 1. Lig'de 26 maça çıkmış lan..Olacak galiba bu sefer."..."Kaleciyi duydun mu sen asıl oğlum.Gurbetçiymiş.Gör bak,kale sağlam ellerde bu sezon."...
Tribünlerin müdavimlerinden Kadir Amca girer söze..Kaşar tabii Kadir Amca,görmüş-geçirmiş..."Her sezon aynı şeyler kurban...Yıllardır hep rüzgar santraforlar,panter kaleciler alıyoruz,alıyoruz da sıfıra sıfır elde var sıfır."..."Yapma be Kadir Amca!Bu sezon başka olacak.Gör hele...Şimdiden düşürme kalemizi...".Konuşmalar hep bu minvaldedir.Kadir Amcalar da her daim haklıdır.Bir sezon tutar ümitlerin yeşerttiği tomurcuklar,hadi bilemedin bir sezon daha...Sonrası yine hüsran.Bu kez siz de bir Kadir Amca olur çıkarsınız.Kahvehaneyi çınlatarak tartışan yeni yetmelerin muhabbetine "Olmaz oğlum...Boşuna heveslenmeyin yine...Bir şey olmaz bu takımdan" turbunu sıkarsınız...

Keselim...Sadede gelelim.Bu satır karalamalarını doğuran yürek kabartılarının rengi belli...Bordo-Beyaz...Derdin adı konmuş taa yeşil sahaların "Kalu bela"sında...İnegölspor...

Yıllardır yaşatıyor bu forma bize duygu dalgalanmalarını,hem de en sert kayalıklara çarpa çarpa...Bir sezon en tepe ligin kıyısından dönüyoruz.Bakıyoruz bir sezon umutlar toz duman...Bir bakıyoruz büyükleri alt ediyoruz kupa maçlarında,bir de bakmışız ki amatörün eşiğinden dönmüşüz son nefeste;o dayılanan omuzlar sanki bizim değilmiş gibi...

1984'te başlayan profesyonel kariyere bir bakalım.Bir kere amatöre hiç düşmemişiz.Üst üste 28. sezondur profesyonel liglerdeyiz.12. kez de en alt ligin tozunu formamıza bulayacağız.Bu normal olmasına normal de;anormal olan bu yere alışmak.Dibe düşersiniz;ama bir-iki silkinir yeniden kendinizi kapanın dışına atarsınız.
Öyle olmuyor işte...İnegölspor ardı ardına 4. sezondur en dip ligde.Bu daha önce sadece 97/98 ile 00/01 sezonları arasında yaşanmış.Artık bu sezon üst lige mutlaka çıkmalı İnegöl'üm,şampiyonluk mutlaka gelmeli.Bu yer artık yadırganmalı.İçinde bulunduğunuz elverişsiz durumu yadırgayıp,silkinmezseniz;bunu kanıksayıp bulunduğunuz yere çivilenirsiniz zira...Bir daha da anılarda kalan hoş bir seda misali yeriniz olur gönüllerde...

Artık bu sezon olmalı...Mutlaka...Renklerin aşkı için...Unutulmuşluğun girdabına sürüklenmemek için...Eski günleri "yad"ımızdan kurtarıp "yan"ıbaşımıza getirivermek için...Bu sezon mutlaka olmalı...İnegöl'üm şampiyon olmalı...

FUTBOLCUNUN ÖLÜMÜ

 Kapının ardındaki koridorun kösele çınlamalarını dinledi bir süre...Yutkundu...Soğuk duvarları daha da donduran acil anonslarını demledi dumanlı zihninde...Yutkundu...Yutkundu...Ve...

"Ne diyorsun,doktor?Ne demek bir daha topa dokunmayacaksın.Ağzından çıkan kulağına erişiyor mu da 'Bitti' diyebiliyorsun.Kolaylıkla top deyip geçtiğin o içi hava dolu meşin,o meşin var ya,aslında benim ciğerlerimin can nefesi,bilmiyor musun?
Sen ne diyorsun doktor?Benim tepikleyip durduğum küre alelade bir top değil,inci tanem benim.Benim ekmeğim o küre doktor.Babasız büyümenin çukurunda boğulmadıysam,saplanıp kalmadıysam batağa hep şu meşin parçasının eseridir bu doktor...Uçurumun kenarında pamuk ipliğinden bir  dala tutunur gibi tutundum ben ona...Nasıl dokunamam bir daha topa?Topuklarıma yediğim kahpe tekmelere katlandım,yırtılan bağlarım acıtmadı canımı da,bu sözlerin yıktı beni doktor..."

Masanın karşı ucundaki beyaz önlüklünün dilinden dökülenler,sahalardaki kara gömleklilerin bile tasavvur edemeyeceği türdendi."Bitti" diyordu..."Bir daha oynayamayacaksın" diyordu."Başka sefer yok senin için bundan öte" diyordu...

"Çocuklarımın boğazından ekmek,bu dizler sayesinde geçiyor doktor.Sen bana artık o lokmalar küçülecek mi diyorsun?Anama ak sütünün borcunu bu dizlerle ödüyorum ben doktor.Sen bana bundan gayrı,dermanım kesilecek mi diyorsun?
Bul çaresini,bul doktor.Civanım doktor...Ben kalbimle değil,bu dizlerle yaşıyorum;onlara can ver yeniden,ver ki ahir-i ömrümü hazırlama doktor..."

Duvarlarda,tavanda yankılanıyordu bu titrek haykırışlar.Doktor konuşmuyordu.Elinde röntgen filmleri ve raporlar,sıktıkça sıkıyordu.Doktor konuşmuyordu.Kenetlenmiş dişleri dudaklarını ısırıyordu.Dilinin ucuna geliveren kelimeler o kemikten duvarı aşamıyordu.Doktor konuşamıyordu.Konuşsa aklına mı kalbine mi itaat edecekti dili,bilmiyordu.Bunca yıl okuduğu okullar,yıkılmış bir yüreğe nasıl can suyu içirilir öğretmemişti,bilmiyordu.
Uzandı.Elini yanağına koydu,karşısındaki solgun yüzün.Baş parmağı göz yaşlarını yakaladı,sildi.Karmakarışık olmuş saçları tararcasına okşadı.Şimdi ikisi de konuşamıyordu.Öne eğilmiş iki baş,yüzünü masaya dönmüş öylece duruyordu.Mehtabı saklayan bir ay tutulması gibi zifirileşmişti oda,mahzenleşmişti...


Delikanlı kalktı.Doktora bakamıyordu.
Şimdi doktorun dizleri dermansızlık nöbetini devralmıştı;karabasan yemiş gibi iskemleye yığıldı kaldı.Delikanlıya bakamıyordu.
Görevi,işi,gücü dertlilere derman olmaktı,olamıyordu.
Delikanlı usulca kapıyı araladı.Doktorun masaya çivilenmiş gözleri hayaletin çıkışını göremedi.Sadece,derin bir gıcırtının peşi sıra gelen kederli bir "pat" sesine şahitlik eden kulakları verdi bu haberi ona.

Neden sonra kalktı,oturduğu iskemleden,doktor.Hafifçe yuvasından kurtulmuş çivinin,beyaz önlüğüne açtığı yarayı fark etmedi bile.Odayı gittikçe soğutan mart yelinin önünü kesmek için pencereye uzandı.Kala kaldı.Rüzgara uyarak salınan erkenci fidanın altındaki ahşap banka takıldı gözleri.Bir delikanlı oturmuş dizlerini dövüyordu.Bahçede dolanan herkes ona bakıyordu.Delikanlı haykırışlarını,hıçkırıklarına bağlamış dizlerini yumrukluyordu.Ona bakıyordu bahçede dolanan herkes.Delikanlı,bakışları hiç fark bile etmeden,dizlerine bir daha asla gelmeyecek dermanı çağırıyordu.

17 12 2010

"FOUR FOUR TWO TÜRKİYE" YAZILARI-2

HASTALIĞIMIZ ORGANİZE OLAMAMAK

Şampiyonaya ev sahipiği yapılacak şehirler seçilirken ülkenin beyaz yüzünü göstermek hedeflenmiş.Turnuva için gelenleri,sonraki yıllarda da döviz akıtma davranışına sevk etmek amaçlanmış.Bunu da Anadolu'nun dağlarını,yollar boyu uzanmış fukara köylerini göstererek yapamazsınız.Ekonomik refaha en fazla kavuşmuş;ayrıca yabancı gözlerde en fazla albeni oluşturacak şehirler belirlenmiş.Düşünsenize Trabzon'dan maç anlatan İtalyan spikerin aklına Rahip Santoro'dan bahsetmek geliveriyor...Diyarbakır'da maç saatini beklerken molotoflu gösterilere şahit oluyor Fransız,Hollandalı taraftarlar...Bu nedenlerle,bu tercihin sadece spor idarecileri nezdinde alındığını sanmıyorum.Ev sahibi statlar belirlenirken sportif uygunluk değil;siyasi,ekonomik uygunluk gözetilmiş.Oysa altı yıllık sürece ülkenin tamamı dahil edilerek,sporun öncülüğünde ulusal kaynaşma yolunda büyük adımlar atılabilirdi.Ulusumuzun doğu-batı,kuzey-güney kucaklaşmasına futbol sahalarından başlanabilirdi.Spor sadece spor olarak kalmıyor günümüzde.Bu paylaşımla sporun birleştiriciliğinin önüne geçilmiş oldu.Gerçekten amaçlanan yukarıda sıralananlar olmasa bile,zihinlerde olumsuz bir algı yaratılmış oldu bir kere.

(BU YAZI "FOUR FOUR TWO TÜRKİYE DERGİSİ"NİN MART-2010 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.)

16 12 2010

BANA FORMANI SÖYLE...

Forma...
Futbolun vazgeçilmez unsurlarından birisi formalardır.Formalar,birbirleriyle kapışan ekipleri sahada ayırt etmenin temel şartıdır.
Ancak formaların sırtlara geçirilmelerinin  temel nedeni  olan "Ayırt edilme ihtiyacı" zaman içerisinde arka plana itilmiş bir ayrıntı olarak kalmaya başladı.Her takımın adeta kimlik kartı niteliğini taşıyan formaları oluştu.Tıpkı  ulus devletlerin bayrakları gibi dalgalanıyorlar yeşil sahalarda.Çubuklu,parçalı,düz varyasyonlarla vücut bulmuş ikinci bir deri vazifesi görmeye başladılar futbolcular üzerinde.Son yıllarda ise bu ikinci derilik görevi,taraftarların sırtlarında kendini göstermeye başladı.

Kuralları konmuş,bildiğimiz anlamdaki klasik futbol oyununun icadı ile formalar da doğmuştur;ancak formaların numaralanması fikri sonraki dönemlerde prensipler arasına alınmış bir olgudur.Formaların numaralandırılma fikri,saha içerisine yayılmış oyuncuların bireysel ve mevkisel olarak konumlarının belirlenmesi ihtiyacı üzerine bina edilmiş olsa gerek...
Futbolun küresel popülaritesinin bu denli yayılmadığı,medyatik yıldızların böylesine parlatılmadığı dönemlerde sahalar üzerinde "1-11" arası,yani bir takımı saha üzerinde temsil eden oyuncuların adedine tekabül eden,forma numaraları boy gösterirdi.Taşıdığı numaraya bakarak herhangi bir futbolcunun oynadığı mevki anlaşılırdı.
Takoz Recep'in 2 numaralı forması,sağ bekte estirdiği fırtınaların işaretiydi.Sol bekte zamanlamalı bir kaymayla tereyağından çeker gibi çaldığı topu hücum hattına taşırken,daima 3 numaralı forma ile görürdük Semih'i.Eğer adı gol ile özdeşleşmiş,dünyaya gelme amacı fileleri havalandırmak olan bir gol ustası iseniz Marco Van Basten gibi 9 numara giyerdiniz o zamanlar.Yok eğer tercihiniz futbol dehasını temsil eden muhteşem çalımlar,frikikler ve paslarla bezeli bir stil sahibini izlemekten yanaysa sırtına 10 numara geçirmiş bir top cambazını,örneğin Maradona'yı,izlerdiniz.

...Marka.
Sırt numaralarının saha içerisinde 1 numaradan 11 numaraya kadar paylaştırılması,"İlk 11" kavramını kelimenin gerçek anlamıyla sahada ete kemiğe büründürüyordu.Örneğin takımın stoperi olarak takımda kim oynarsa oynasın önünde arma,ardında 4 numara ile savaşırdı.
Bu da demekti ki;"Bu takımın sahada mücadele eden bir 11'i var.Var ama,forma kimsenin tapulu malı değil.Her an yerine kenardan biri gelip,aynı formayı teriyle ıslatabilir.".O kenardan gelen "biri" de sadece takımın neferlerinden birisiydi.Şimdiki gibi Ahmet,Mehmet,Robert değildi...

Zaman içerisinde futbol maçlarının canlı yayınları milyon dolarlarla ölçülmeye başlandı.Buna mukabilen formayı taşıyanlar değerlerini katladılar.Formayı taşıyan böyle kıymetlendikten sonra ise taşınan forma başka bir statünün sahibi oldu.Dolarlar sayılarak alınan bir oyuncunun parası da ancak yeni bir ticari kalem maddesi yaratılarak çıkarılabilirdi.Kombineler,VİP'ler,yıldızlarla bezenmiş reklamlara ek olarak yaratılan "Forma ticareti" de böylelikle doğmuş oldu.Futbolseverler önündeki armada yazılı takımların formalarını değil,sırt bölümünde yazan futbolcuların adlarını almaya başladılar.

Forma artık sadece aidiyet,kimlik,ayırt edicilik anlamları taşımıyor.Aynı zamanda,hatta hepsinden önce futbolcunun zimmetli malı olarak değer buluyor.Oyuncu takım değiştirse de arkasına ismini yazdırdığı yeni forması ile hemen bütünleşiyor.Çünkü artık futbolcu formayı değil forma futbolcuyu taşıyor.

3 12 2010

İNEGÖL'ÜN "SÜPER"LERİ^5...İBRAHİM DAĞAŞAN

Fransa'da doğup,yurda döndükten sonra,İnegöl alt yapısında filizlenen bir oyuncu oldu İbrahim Dağaşan.18 yaşında as takıma yükselip,2002-04 arası iki sezon ter döktü bu forma için...Ardından Bursaspor,Sivasspor formalarını giydi.Bursa'da Lig A şampiyonluğu kazanıp,İstanbul sultasını yıkan ekibin geri dönüşünde rol oynadı.

Sonrasında Sivasspor ile parladı.Şampiyonluğu üst üste 2 sezon,son maça kadar kovalayan takımın orta alandaki motoruydu adeta.Şimdi ise Bucaspor için ter döküyor.26 yaşında eriştiği tecrübeler onu bu takımın kaptanlarından biri durumuna da getirdi.Teknik yumuşaklıktan uzak da olsa,orta sahadaki mücadeleci futbolu ile dikkat çekiyor.8 yıllık profesyonel kariyerinde sadece 1'er tane Süper Lig,Türkiye kupası ve 1.Lig golü bulunsa da futbolumuzun önemli oyuncularından biri olduğu muhakkak.Ayrıca İbrahim'in U-19 ve U-21 yaş guruplarında 11 kez milli olmuşluğu da var.Bunlardan ilkini ise İnegöl'de top oynarken yazmıştı kariyer defterine.

İnegölspor taraftarları,Süper Lig maçlarını takip ederken İbrahim'i ayrı bir dikkatle izlemeyi sürdürecektir.

İNEGÖL'ÜN "SÜPER"LERİ^4...METİN AKAN

2004-06 yılları arasındaki iki sezonda ezmişti İnegöl İlçe Stadı'nın çimlerini Metin..Harika iki sezon yaşamış ve yaşatmıştı.İlk sezonunda 23,sonrakinde ise 9 gol atarak 67 lig maçında 32 kez gol sevinci yaşatmıştı "Bordo-Beyaz"lı tribünlere.Türkiye Kupası'ndaki Bursa ve Beşiktaş zaferlerinin de mimarlarından olmuştu.

2. Lig zaferi bizlere nasip olmadan,kendisini Süper Lig'e atıverdi.Süper Lig'in hatırı sayılır forvetlerinden biri olmasına rağmen,beklenen patlamayı da yapamadı.Yine de önemsenecek bir grafiği var.Şimdiye kadar oynadığı Manisa ve Ankaragücü'nde toplam 14 lig ve 10 kupa golü bulunuyor.27 yaşının olgunluğuna erişen Metin Akan en az bir kaç yıl daha Süper Lig'in ekmeğini yiyecektir.

14 11 2010

KARA CEKETLİLER


İşte oradalar.Birbirlerine dayamışlar omuzlarını,sahayı boydan boya tarıyorlar,kara gözlüklerini siper ederek akbaba nazarlarına.
Kursaklarını şişirerek kemiriyorlar ellerindeki zıkkım olasıca ekm...Tövbe tövbee...Nimete de sövdürüyor bu anas...Tövbee,ne günahı var şimdi o mübareklerin...
Önlerindekilerin enselerine veriyorlar soğana boğulmuş nefeslerini;ki kokuşmuş ruhlarının necaseti de kesmiyor mu zaten ahalinin soluğunu?

***
-Oğlum getir şu çantayı...Hah şöylee..!Koy masaya da aç bakalım,görsünler içindekileri...

***

Sinmemeliyim...Bu oyunun kuralını onlar koyamaz.Kaide belli;
"Sahaya çık,elinden gelenin en iyisini yap.Şartlar ve güçler dengesi ne olursa olsun.Rakip kim ve ne durumda olursa olsun.Sen kendi oyununa bak..."
Ama bırakmıyorlar ki...

***
-Başkan...Biz şampiyon olmalıyız.Sizinse tuzunuz kuru.Ben bir şey demiyorum.Şu çanta anlatmıştır zaten ahvalimizi...

***
-Kaptaann,versene abi şu topu bana.Bomboşum bak.
-Miço,Miçooo ne yaptın kardaş?Kırmızılar bizden değil ki...Kime atıyon topu?

Satılmışsınız hepiniz.İki kaltabanın kahpece tehditlerine karşı duracak erkekliğiniz de mi yok?Paraya tamahınız mı bu kadar alçaltıyor yoksa onurunuzu?

-Ali,senin baban değil miydi,bunlar gibi kara gömleklilere yiğitlenen?Hani üçü birden çökmüştü de üstüne,acile zor yettiydik.Az mı dip bucak kaçtık aynasızlardan,rehinden kurtaracak parayı denklerken?

-Şumi...Yapma be gözünü sevdiğim...Yenir mi o gol be oğlum...Düşürme kalemizi...

***
-Hoca,sen bilirsin işini.İki sene önce düşmediysek amatöre,senin de tuzun var çorbada,unutmadık.Topçularına iyice bellet raconumuzu...Ver ayarı...

***
-Yazıklar olsun...Şu sahaların çamurunu niçin yuttuk senelerce?Üstüne bir de böyle ucuz roman mafyalarının mezesi olmak için mi?Onca yükü beraber omuzlamadık mı?O omuzlar ki cenazelerimizi de birlikte taşıdılar,düğünlerimizde de yan yana halaya dayandılar.

Necmi Abi,bari sen yapma be abi...Babamın ardına ağlarken,sen değil miydin "Bırak göz yaşlarını.Sen mertliğini korudukça,o da bu dünyada daim olacak." diye yüreğimi serinleten?Hanidir şimdi sizin mertliğiniz?

Yazıklar olsun...

***
Şimdi çıkıyoruz başkan.Üleştir kayıntınızı.Ama bil ki tribündeyiz.Bir aksilik olursa anında alırız faiziyle geri...

***
Akıbet belli.Senaryo aynen uygulanıyor....Bu fil sürüsüne yağdırılacak taşları yüklenen tek ebabil ben miyim?

Bir gelse top önüme...İşte geliyor...
Düzeltsem ayak içimle şöyle bir...Yumuşattım topu işte...
Kalecinin sağına sert bir plase koysam...Vurdum abi,vurdum kardaş...Gidiyor top işte...

Kara ceketliler ayakta.Başkanım ayakta.Hocam ayakta...
Şutu çekip,düştüğüm yerden izliyorum topu.Surları delecek gülle gibi süzülüyor havada.
Kale orada,top menzilinde...

Haydi,haydi...

24 10 2010

MAĞLUBUN ACI EŞİĞİ VAR MIDIR? YA DA OLMALI MIDIR ?

Futbolun bir çok kuralı var.Konulan tüm kurallarsa içlerinden birinin esenliğini sağlamak için;kaderi tekmelenmek olan kürenin,kale çizgisini geçmesi için yani...

Bazı maçlarda başlama düdükleri sadece her iki yarının başında çalıyor.Böylesine maçların izleme zevki ne olursa olsun,mayhoş bir tadı oluyor.Kimi maçlardaysa hakemin yalnızca santra vuruşu düdüğünü çalmak için sahaya çıkmış olduğuna şahit oluyoruz;ki bu düdükler sadece bir takımın yumruklarını havaya kaldırmasına yol açıyorsa bir ikilem seriliyor yeşil çimler üzerine.Hanesinde "0" yazan takımın karşısındaki sayı büyüdükçe de sevinç ile hüzün arasındaki mesafe katmerlenmeye başlıyor."Gool !" çığlıkları ile göğü titretenler sevinmiyor da;avının ensesine dişlerini geçirmiş bir pantermişçesine uluyorlar sanki...

Bahsettiğimiz dilemma da tam burada başlıyor.Skorun git gide ezmeye başladığı takımın gözlerinde sönmeye başlayan fer,ona hükmeden kaderi yazan takımda ya da taraftarında bir "Merhamet" hissi ve bu hisse bağlı olarak da "Yeter bu kadar !" kanısını oluşturmalı mı? Yani yeşil sahanın muktediri haline gelen forma,bu hakkını kullanırken kendi "Magna Carta"sını imzalamalı mı?

Üzerine satırlar karaladığımız bu soruya verilecek iki cevap var ve cevapların her ikisini onaylayanların da geçerli sebepleri mevcut.
Örneğin,bu sezon 8.haftada Trabzonspor'un Kasımpaşa'yı 7-0 ile ezdiği maç sonunda Yılmaz Vural'ın maç sonu sözleri de bu konu üzerineydi.Vural,Trabzonspor'un skor 7-0 olduktan sonra maçı bıraktığını ve daha fazla atmak için üzerlerine gelmediğini söyleyerek,rakibini övdü.Bu beyan,basınımızın tamamında alkışlarla karşılandı.Herkese göre de olması gereken buydu.Rakibin acı eşiği aşılmamalıydı; da bu eşiğin,söz konusu maçta anlaşılması,80 ve 83'te atılan 6. ve 7. gollerin ardından gerçekleşmiş olmalı...

Bu maçın hemen 1 hafta sonrasında Hollanda liginden bir maça da tanık olduk.Hem de Hollanda liginin 3 devinden ikisi olan PSV ile Feyenoord şahit etti bizi bu olağanüstü skora.Skor ne mi? Yazıyla ve sayıyla "10-0"...Sevinenlerse PSVliler oldu.10 gol attıkları takımsa 14 lig,13 ulusal kupa,5 de uluslararası kupa kazanmış bir futbol markasıydı.İlk golün 25. dakikada atıldığını düşünürsek,ilk golden itibaren 6.5 dakikada bir sarsıldı Feyenoord ağları.
Anlaşılan PSV topçuları,rakiplerinin acı eşiğinin sınırına ulaşmadığını düşündüler ki;ateşe hiç ara vermediler.Hatta skoru arttırmak için müthiş bir hırs içindeydiler.TV ekranlarından izledik bunu...

Şahsi kanım,doğru olanın PSV'nin yaptığı olduğu yönünde.Düşünün bir,aksini savunan kaç kişi;kazandığı ne kadar artarsa artsın,aldığı paradan tatmin olur? Yediğiniz her yemeğin bir öncekinden lezzetli olmasını istemez misiniz?

Öyleyse futbolun var oluş nedeni,dahası bu spora aşık olma nedenimiz,ondan lezzet alma nedenimiz olan "Gol"ü atan takım ya da oyunculardan niye aksini bekliyoruz ki?

Bir futbol takımının rakibe duyduğu saygı,ne kadar az gol atarsa o kadar fazla mı olur?Rakibini sahada aciz duruma düşürmüş,golleri sıralama imkanını bulmuş bir ekibin oyuncuları topu üç direğin dışına vurursa mı daha erdemli olacaklar?Pekala,1989 yılında Adana Demirspor'a PSV'nin Feyenoord'a kestiği faturayı kesen Beşiktaş'ın Meti-Ali-Feyyaz'ı,ki onlar onlar değil midir futbol tarihimizin en saygı değer kadrolarından birinin neferleri,çok mu insafsızdılar,golleri sıralarken?

Mağlubun acı eşiği var kabul edelim.Pekala bu eşik "Küçük Emrah"vari bir "Ezilmiş mağdur" edebiyatını yaratmalı mıdır? Ya da rakibini ezecek bir gücü olmak ve bunu kullanmak bir "Erol Taş" karakteri midir?
Düşünelim...

25 08 2010

İNEGÖL'ÜN "SÜPER"LERİ ^3...GÖKHAN GÜLEÇ

İnegölspor'dan yetişen ve İnegöllü olan Süper Lig topçularından birisidir Gökhan Güleç.2004-05 sezonunun devre arasında İnegöl'den Gaziantepspor'a transfer olduğunda 20 yaşında ve umut vaat eden bir golcü konumundaydı.Devam eden 1 yıl boyunca 17 kez U-20 ve U-21 Milli Takımları'na çağırılması da bunun neticesindeydi zaten.

İnegölspor'da geçirdiği 1,5 sezon ve attığı 11 golün ardından,Süper Lig'de istikrarı yakalayamadı.5 sezonda 5 ayrı takımın formasını giydi.Gaziantep'ten sonra gelecek beklentileri altında Beşiktaş formasını giymeye başladı.1,5 sezon formasını giydiği Kara Kartal'da düzenli bir 11 oyuncusu olamadı.Buna karşın Beşiktaş kariyeri boyunca yakaladığı 3 maçta 1 gole denk gelen ve hiç de fena sayılmayacak,46 maçta 16 gol istatistiğini yakaladı.Ancak ikinci sezonunda beklenen verimi yakalayamadı.(26 maçta 2 gol).Bireysel bir başarı olarak da 2005/06 sezonunda 6 gol (2'si G.ANT,4'ü BJK) ile Türkiye Kupası gol kralı oldu.Ayrıca Beşiktaş ile 2 kez Türkiye Kupası ve 1 kez de Süper Kupa şampiyonluğu yaşadı.

Beşiktaş'ın ardından 3 ayrı sezon boyunca Denizlispor,Bursaspor ve Kasımpaşa formalarını giydi.İçinde bulunduğumuz sezonda Kasımpaşa formasını giymeye devam ediyor.Bir türlü beklenen istikrarı yakalayamayan Gökhan,umarız ki Kasımpaşa'da bu beklentilere cevap verir.Gün gelip baba ocağına döndüğündeyse,Süper Lig tecrübesini bordo-beyaz formaya yansıtabilen bir oyuncu olarak İnegöl İlçe Stadı'nı "Gool!!!" nidalarına boğar.

19 08 2010

ŞAMPİYON OLDU GELDİ...RÜZGAR GİBİ ESTİ GEÇTİ...

Geçtiğimiz sezonu,büyük bir sürpriz yaparak,Bursaspor şampiyon olarak tamamlamıştı.Bu yıllardır özlemi çekilen bir meydan okumaydı yurdumuz futbolunda.Her ne kadar şampiyonluğu sürpriz addedilse de,kanımca bu şampiyonluğa en az 10 yıl öncesinde ulaşmalıydı Bursaspor.Bunu hak edecek bir maziye,taraftar sahiplenme bilincine,futbol kültürüne sahipti zira yeşil-beyazlılar.

Şimdi önemli olansa,bunun devamının gelmesidir.Bursaspor'dan,arka arkaya şampiyonluklar kazanmasını beklemek haksızlık olacaktır.Timsahlar'ın asıl yapması gereken,her sezon iddialı oyunlar ortaya koyabilmesi ve şampiyonluk sayısını aralıklarla da olsa arttırmasıdır.

Avrupa futboluna baktığımızda,2000'li yıllarda ilk şampiyonluğunu yaşadıktan sonra ardı ardına başarılar yaşayan iki kulüp görüyoruz.Biri malum,Fransız Olympique Lyon...Diğeriyse mücadele ettiği ligin gözden uzaklığının da etkisiyle,sessiz sedasız yürüyen Macar Debreceni VSC...

Bu iki ekibin yarattığı ekole bakınca,iki farklı durum göze çarpıyor.İlk olarak yakınen bilindik ve fazlaca irdelemeye gerek bırakmadan gözler önünde gelişen Lyon ekolüne bakalım.Lyon 1899 menşeine sahip köklü bir kulüp.1932'den beri oynanan Fransa ligini ilk kez 2002'de kazanan Lyon,arda arda aldığı şampiyonluklarla 2008'e dek aralıksız 7 zafer yaşadı.Takım oluşturma politikasına bakıldığında alt yapıdan gelen oyuncuların çok olmadığını görüyoruz.Daha çok başka takımlarda,özellikle Fransa liginde parlayan genç oyuncuları aldıklarını görüyoruz.Uluslararası arenada söz sahibi oyunculara büyük paralar vermiyorlar.Aksine erken keşfettikleri yıldız adaylarına rütbe atlatıp,iyi paralara A kalite ekiplere satma yolunu tutuyorlar.Bu arada bahis konusu oyuncular kendileri büyürken Lyon'u da büyütüyorlar.Aldıkları yabancılarsa genellikle Afrika ya da Brezilya,Arjantin kökenli oluyorlar.Avrupa'dansa iddialı futbolun temsilcileri olan ülkelerin futbolcularını almıyorlar.Kısacası başarılı olmak için akıllı bir transfer politikası ve kazanılan paraları yine har vurup harman savurmadan kullanmayı tercih ediyorlar.

Söz konusu ettiğimiz ikinci ekolün temsilcisiyse Macar Debreceni idi.Debreceni 1902 kuruluşlu olmasına karşın yaşadığı 4 şampiyonluğu 2005-2010 arasındaki 5 sezon içerisinde gördüler.Onların takım oluşturma politikasına bakınca,alt yapıya büyük önem verdiklerini görüyoruz.Kadrolarında önemli oranda alt yapı mahsülü oyuncuları var.Hatta bunların bir çoğunun doğumu da yine Debreceni şehri.Aldıkları yabancılara bakarsak Afrikalı ve Latin Amerikalı futbolculara pek yönelmediklerini görüyoruz.Daha çok Balkan kökenli ve civar ülkelerin sporcularına yatırım yapıyorlar.Böylece takım ruhu ve arkadaşlığın,kaynaşmanın hızlanmasına yol veriyorlar.Bunun sonucu olarak da son 5 sezonun 4'ünü önde bitirdiler ve tarihlerinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne de katıldılar.Yeni sezonda Macar liginin en önemli şampiyonluk adayı da yine Debreceni.


Bursaspor'un şampiyonluk sonrası kurmaya çalıştığı takıma da bir göz atalım.Ertuğrul Sağlam'ın akıllı politikasıyla paralar etrafa saçılmıyor.Ayakları yere basan bir transfer politikası güdüyorlar.Üç Büyükler'in yaptığı hataya düşmeyip,Avrupa'nın eskimiş yıldızlarına tamah etmiyorlar.Bursaspor'da yukarıda andığımız iki ekolün karışımını görüyoruz.İlk olarak Debreceni gibi alt yapı mahsüllerine yatırım yapıyor ve onlara güvenip forma da veriyorlar.Ayrıca ülkenin eskimiş yıldızlarına da sarılmıyorlar.Aldıkları yabancılarıysa Lyon gibi daha çok Avrupa dışından,özellikle de Arjantin'den seçiyorlar.Sanırım ki Arjantinliler'i seçme nedenleri,bu futbolcuların diğer Latinler'e göre Avrupa'ya daha kolay ayak uydurmaları ve mücadele gücü ile tekniklerini daha başarılı olarak birleştirmeleri.

Velhasılı kelam,Bursaspor iyi yolda gidiyor.Ertuğrul Sağlam'ın kimyager misali takım oluşturma hünerine güvenerek ipleri ellerine veriyorlar.Bende oluşan izlenim,Bursaspor'un Lyon ve Debreceni örneklerini yakalaması,güçlü İstanbul sultası nedeniyle,pek mümkün değil.Yine de Bursaspor'un 6-7 sezonda 4-5 şampiyonluk yaşamak yerine;önümüzdeki 10 sezonda 2-3 şampiyonluk daha elde etmesi devrimin adının Bursaspor olduğunu resmileştirecektir.

17 08 2010

İNEGÖL'ÜN "SÜPER"LERİ ^2...UMUT BULUT

Kendisi İnegöllü değildir Umut Bulut'un.Futbolu öğrenmeye de Ankara'da başlamıştır.Petrolofisi'nden sonra,asıl isim yaptığı Ankaragücü'ne transfer olmuştur.Sonrası malum,4 sezondur da Trabzonspor'un değişmezi olmuştur.
Lakin arada uğradığı bir durak vardır ki,bizim için orası mühim.19 yaşında iken bir sezon için İnegölspor'a kiralanmıştı Umut...İnegöl'ün Lig B'de mücadele ettiği o sezon 34 maçın 30'unda forma giymiş ve 6 gol atmıştı.
Günümüz Türk futbolunun en önemli bir kaç forvetinden birisi olmasına rağmen hak ettiği değeri gördüğünü düşünmüyorum.Alt yaş guruplarına 32 kez çağırılmasına karşın 2 kez çağırıldığı A Milli formayı sadece 1 kez giyebilmiştir.
Umut aslında klasik bir vurucu santrafor değil.Zaten kaçırdığı goller nedeniyle aldığı eleştiriler de ortada.Gol vuruşunu yeterince geliştiremediği muhakkak.Fakat hırsı,enerjisi ve mücadelesiyle öne çıkıyor.Takıma bağlılık duygusunun da üst seviyede olduğuna inanıyorum.

1 sezonluğuna da olsa İnegöl futbol kültürünün mayasını hamuruna katan Umut'u her zaman ilgiyle takip etmeye,başarıları ile sevinmeye devam edeceğiz.

Yolun açık olsun Umut.Bordo-Beyaz formayı değil 1 sezon,1 saniye bile giymiş olsan,akıttığın tek damla ter bizim için selleri ifade eder.

10 08 2010

İNEGÖL'ÜN "SÜPER"LERİ ^1...AYHAN AKMAN

İnegölspor,hiç bir zaman Türkiye liglerinin en tepelerinde yer alamadı.Zaman zaman alt liglerde ve Türkiye kupasında dikkatleri toplayan oyunlar oynamış olsa da yeri hep aşağılarda oldu.Lakin İnegöl'den yetişen ya da bordo-beyaz forma ile kendini ispatlayan bir çok futbolcu en üst lig takımlarının formalarını ıslattı,ıslatıyor.

İşte bu isimlerden en önemlilerinden birisi Ayhan Akman...Şu an 33 yaşında olan Ayhan,futbola 10 yaşında İnegölspor futbolcu fabrikasında başladı.İnegölspor as takımıyla ilk maçına henüz 16 yaşında iken çıktı.3. ligde kendini gösteren Ayhan hemen ertesi sezon Gaziantepspor'a geçerek,17 yaşında bir Süper Lig topçusu oldu.Şu güne kadar da yükselen bir grafik çizdi.

Aslında daha 15 yaşından itibaren milli takımlarda oynamaya başlayan Ayhan,oyun zekası ve tekniği ile Gaziantep'e yolu düşmeden önceleri de gözleri kamaştıran bir yıldız adayıydı.Ayıntap'ta sergilediği performans onu 1998 yılında,zamanının rekor ücreti olan 8.750.000 dolar karşılığında Beşiktaş'a götürdü.Beşiktaş ile birlikte artık bir A Milli Takım oyuncusu olmuştu Ayhan.
Beşiktaş'taki 3 yılın ardından halen formasını giydiği Galatasaray'a geçti.Bu takımda o bilindik teknik,yumuşak oyununu bir kenara bıraktı;formasını taştan çıkarırcasına mücadeleci,sert bir orta saha oyuncusuna dönüştü.Zaman zaman büyük eleştiriler alsa da halen takımının önemli oyuncularından biri olmaya devam ediyor Ayhan...

Biz İnegölspor sevdalılarına düşense uzaktan izleyip,iç çekmek oluyor.Pişirip,kaynattığımız sütün kaymağını kendi ellerimizle başkalarına sunmanın burukluğu gönlümüze oturuyor.Yıldız bir oyuncu yetiştirdiğinizde,bu futbolcunuzu sizden önde olan kulüplere kaptırmanız kaçınılmazdır.Lakin o topçudan neredeyse hiç faydalanamadan elden çıkarmak,emeklerinin karşılığını alamama hissini de doğuruyor.Her şeye karşın Ayhan'ı ekranlardan izlemek "İşte bu adam var ya,onun kısa pantolonlu günlerini bilirim ben." buruk hazzını da yaşatmıyor değil hani...Son demlerine eriştirdiğin yolun açık olsun Ayhan.Ama yine de daha sende de ekmek varken,ilk göz ağrın için yeniden atacak kurşunun varsa eğer;kapımız ardına kadar açık...

9 08 2010

SENİ GÖRDÜĞÜM KADAR BABAMI GÖRMEDİM YA HU!

Haddinden fazla gördüğümüz kişiler için söyleriz bu lafı.O kadar sık ve o kadar olmadık yerlerde karşılaşmısızdır ki ciddi-gayri ciddi çıkıverir ağzımızdan bu cümle...
Böyle bir durum 1994-95 sezonunda iki İtalyan ekibi arasında yaşandı.Juventus ile Parma 5 hafta içerisinde 3 ayrı kulvarda 5 önemli maçta aynı çimleri ezdiler.İki ekibin futbolcuları birbirlerine başlıkta yazdığımız cümlenin İtalyancasını sarf ettiler mi bilmiyorum ama;95 baharını yaza bağlayan 5 hafta boyunca benim ağzımdan Türkçesi hiç düşmemişti.

İlk maçtan başlayalım.Randevuların ilkinde 3.Mayıs.1995'te Ennio Tardini'de buluşuldu.Bu maç UEFA Kupası'nın ilk ayağıydı.Dönemin iki yıldız Baggio'sundan "Dino" olanı ve sarı-lacivert forma giyeninin golüyle Parma 1-0 galip geldi ilk buluşmadan.Randevuların ikincisi de UEFA içindi ve bu kez Milano'da,Guiseppe Meazza'da karşı saflarda yerler alındı.Vialli'nin golüyle ancak 20 dakika sevinebilen Juve,ilk maçtaki gibi yine Dino Baggio'nun gazabından filelerini koruyamadı ve UEFA Kupası'na buselerini yağdıranlar Parmalı futbolcular oldular.

UEFA finalinden 4 gün sonra,miladi 1995 yılına imza atan takvimler Mayıs'ın 21'ini gösterirken yani,Juventus Serie A'da takipçisi olan Parma'yı 4-0 mağlup ediyordu.Böylece ligin son iki maçına girilirken Juve puan farkının açarak ligi Parma'ya kaptırmamış oluyordu.

Son iki randevu ise Haziran ayının 7'si ve 11'inde peşpeşe sıralanıyor;Juve sırasıyla 1-0,2-0'lık galibiyetlerle Parma'dan Coppa Italia'yı da alıyordu.Gollerse ilk maçta Porrini;rövanşta Yine Porrini ve bir de Ravanelli'den geliyordu.Böylece iki takım arasında 5 hafta içerisinde oynanan 5 maçın 2 kulvarını Juventus,1 kulvarını da Parma galip bitirdi.

Aslında hikaye bununla bitmeyecekti.Çünkü 1995 sezonu sonunda oluşan tablo Juventus ile Parma'yı İtalya Süper Kupası'nda da karşı karşıya getirmişti.Kim bilir belki de iki takım oyuncularının "Yeter be!Üff be!" nidaları bu maçı 1996'nın 17.Ocak gecesine atmıştı da,bu kadar dar zamanda 6. maçın oynanmasına gerek kalmamıştı.Bu işin şakası tabi ki de,statü gereği ertesi sezonun ortasında oynanan maç sayesinde,Vialli golünü 7 ay sonra Parma ağlarına bırakacak ve Juventus Parma'nın elleri arasından aldığı kupaların sayısını ancak o zaman 3'e çıkaracaktı

HASRETİNLE YANDI GÖNLÜM

Avrupa futbolu,kısa bir soluklanmanın ardından yeniden esmeye başlıyor.Çıkan rüzgarlar kimi takımların yelkenini şişirirken,kimilerinin de dümenini şaşırtacak.Bazı ekipler vardır ki;her ne kadar yelkenlerinin şişik olmasına alışmışlarsa da yüreklerini dağlayan bir ukdeyle başlarlar her yeni sezona.Bir çok hedefin yanında,asıl bu yarayı kapamayı amaç edinirler.
Bahsettiğimiz yaralı takımları ulusal başarıları,doğrusu başarısızlıkları üzerinden belirledik.Şimdi dermana muhtaç söz konusu ekipleri,keder yıllarının çokluk sırasına göre inceleyelim.

İlk olarak 1983 yılından bu yana Türkiye kupasına hasret olan Fenerbahçe...Bu başarısızlığı espri,alay konusu oldu Sarı-Lacivertliler'in.Oysa ki kupasız geçen 28 sezonun 6 tanesinde kupanın bir kulbunu yakalamışlardı.Söz konusu 6 finalin tamamını da kaybedince ortaya bu hasret tablosu çıktı.Bu 28 sezonluk sürede kazanılan 7 Lig,2 Süper Kupa,3 Cumhurbaşkanlığı Kupası,3 Başbakanlık Kupası şampiyonluğu bu başarısızlığın yerini dolduramadı...



 
Trabzonspor ise lig şampiyonu olamamaktan muzdarip.1984 yılından bu yana bir türlü lig şampiyonluğu payesini elde edemediler.Oysa ki bu geçen sürede bir çok yıldız oyuncu sundular Türk futbolunun hizmetine.Ogün,Abdullah,Hami,Ünal,Fatih Tekke gibi futbol ustaları son şampiyonluğun mimarlarından Şenollar,Turgaylar,İskenderler'in payelerini,en az onlar kadar kıymetli oyuncular olmalarına rağmen,yakalayamadılar.Başta 1996 yılı olmak üzere bir kaç sefer yaklaşmışlardı lakin bu onura.Yaklaştılar yaklaşmasına da bitime bir nefes kala 10-2 bitebilecek bir maçı 1-2 bitirerek verdiler şampiyonluğu Fener'e...Bu sezona da hem son şampiyonluğun mimarı hem de 1996'da yitirilen şampiyonluğun yaralı komutanı(kimilerine göre de baş sorumlusu) olan Şenol Güneş önderliğinde zafer hedefiyle başlıyorlar.
5 Türkiye Kupası,3Başbakanlık Kupası ve 1'er Cumhurbaşkanlığı ve Süper Kupa zaferi 84'ün ardından yaşanan karabasanı dağıtmaya yetmedi;2011'in "Güneş"i kara bulutları dağıtmaya yetecek mi?Göreceğiz...


Liverpool...Asla yalnız yürümeyen takım...1990'dan sonra asla İngiltere Ligi şampiyonluğunu kucaklayamamasına rağmen...3 FA Cup,3 Lig Kupası,2 Charity Shield;yetmedi 1'er Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası ile 2 tane de Avrupa Süper Kupa zaferi...Bunların hiç biri Kırmızılar'ın gönüldaşlarının kalbini mutmain kılmaya yetmedi.Herkesin dilinde,lig şampiyonluğu hasretiyle yakılmış şarkılar can buluyor.Ne Gerard ne Owen ne de Torres;Rush'lı,Barnes'lı,efsane Dalglish'li son şampiyonluğun hasret yangınını söndürmeye yetmedi,yetemiyor.Kırmızılar asla yalnız yürümüyor;ama asla İngiltere liginin zirvesine de yürüyemiyor...


Neler görmedi ki bu renkler...Ne şampiyonluklar yaşamadı ki...Futbolun yüzyılının en büyüğü payesini dahi kazandı.Dünya üzerindeki her futbolcunu rüyalarını bu forma süsledi.Lakin bir kupa var ki,1993'ten bu yana müzede sergilenemiyor.Copa del Rey...Kral Kupası...En son Butragueno,Zamorano,Prosinecki'nin kaldırdığı kupayı;ne "Galacticos"lar geldi ki kaldıramadılar.Bakın ki bu 17 yıllık zaman zarfında neler kazanılmış;6 La Liga,4 İspanya Süper Kupası,3 Şampiyonlar Ligi,1 Avrupa Süper Kupası ve 2 FIFA Kulüplerarası Dünya Kupası...
Kupa canavarı Mourinho'nun asıl sınavı bu sezon yaşanacak galiba.Bakalım Mourinho zaten kendisi olmadan da elde edilmiş olanları tekrar etmekle mi yetenecek,yoksa önceki 7 selefinin kaldıramadığı Kral Kupası'nın 18.sini müzeye koyabilecek mi?Ki bu selefler arasında kendisi gibi yaşayen efsaneler Hiddink,Heynckes,Capello isimleri de yazılı.


Yıllardır kaybedenlerin sonuncusu da Juventus.İtalyan devinin kaybetmekte uzmanlaştığı alansa İtalya Kupası...Coppa Italia...Bu son zafere imza atanlar arasında Roberto Baggio,Ravanelli,Deschamps gibi efsaneler var.Son 15 yılda kazanılan 4 Serie A,3İtalya Süper Kupası,hatta 1 Serie B;devam edelim 1'er tane de Şampiyonlar Ligi,UEFA İntertoto,UEFA Süper Kupası,Kıtalararası Kupa zaferi 1995'in İtalya Kupası'nın yerini dolduramamış.Juve'nin son 7 yıldaki tek zaferinin 2007'deki Serie B şampiyonluğu olduğu hatırlanırsa,bu sezon alınacak bir Coppa Italia'nın değeri açıkça gözler önüne seriliyor.
İşte,yukarıda yılların kaybedenlerini sıraladık.2010/11 sezonu için bir 5'li iddaa oranı belirlense;bu oranda Fenerbahçe,Real ve Juve'nin ulusal kupa;Trabzon ve Liverpool'un da ulusal lig şampiyonlukları bulunsa bahis konusu oran 1'e kaç olsa gerektir acaba?

12 06 2010

ÇINAR GÖLGESİ SOHBETLERİNDEN MAHRUM KALMIŞ SON MOHİKAN

Ağaçların şahıdır çınar...Zamanın tanığıdır...İnsanda tevekküliyet,dinginlik,alçak gönüllük,merhamet hislerini canlandırır.Çınar,insanı insan yapar,var eder.Gölgesine kurulup içilen semaver,illa ki de semaver,çayları ya da soğuklukta buzları kıskandıracak ayranlar...Hayat bu be işte!...Çınarı olmayan şehir,şehir midir?Çınarı olmayan bir mekan,köy,kasaba yaşadığını,mazisini,hali hazırını nasıl belgeleyebilir ki?
Atamız,ecdadımız,dedelerimiz bilmişler bunu,görmüşler.Medeniyetlerini götürdüklere her yere çınarlarla atmışlar imzalarını.O hayat pınarlarıyla bezemişler meydanları.Çınarların altında tertiplemişler düğünlerini,bayram eğlencelerini.Hatta ölülerini bile çınarların şahitliğinde yıkamışlar;çünkü bilmişler onların "İyi bilirdik"lerinin merhametli dillenişini...

İnsanların ağacı hayatlarına sokmaları başlı başına bir kültür,ileri götürelim insaniyetlerini belgeledikleri bir tasdiknamedir.Hele ki gözlere,gönüllere serilen bu ağaç çınarsa...

Çınar,toplumun yaşam kaynağıdır.Kültürün taşıyıcısı,yeni kuşaklara benimseticidir.Altına serilen hasırların,kurulan divanların üzerindeki muhabbettir bugün bizi var eden.Dedelerimizin,onların dedelerinin ve onların da büyük büyük dedelerinin adetlerini,inanışlarını,dualarını öğretir bize çınar altı muhabbetleri.Hayat,ruh dededen-babaya,babadan-oğula sirayet eder.

Fatih'in,Yavuz'un mesellerini,93 Harbini,ekmek karneli günleri,Lefter'in gollerini,Metin Oktay'ın ağları yırtan şutunu,Baba Hakkı'nın asaletini hep orada öğrenmişizdir.Dedelerimizin,babalarımızın futbol sevdası da bize işte bu çınar altı sohbetleri gibi işlemiştir.Tuttuğumuz takım,gönlümüzün yıldızları,mazinin futbol efsaneleri böylece yer etmiştir beynimizde.Biz babamızdan almışızdır,babamız da babasından almıştır yeşil sahalardaki sevdasını.Nasıl ki çınarlar şahitlik etmişse yüzlerce yıllık yaşanmışlıklarımıza,tutuğumuz takımlar da birlikteliğimizin,anılarımızın şahitliğini üstlenmiştir.Nadiren aksi görülse de taraftarlık,nesilden nesile aktarılan bir aile şirketi gibidir.Aynı golle bir birimizi kucaklamış,aynı maçın hakemine sövmüşüzdür.Aynı takımın taraftarı olmak,çınar ağacının dalları gibi sarmıştır nesiller boyu etrafımızı.Dede,baba,oğul aynı takımın maçında hop oturup hop kalkmak;bu üç farklı nesil temsilcisinin aynı çınar altında çayını yudumlayıp eskilerin mesellerini anlatması,dinlemesi gibidir.

Tuttuğunuz takım arması yıldızlılardansa eğer,ki öyledir hemen her zaman,aynı çınar gölgesinde serinlemek kolaydır.Zıt takımları bile tutsanız ortak bir muhabbet açılır.Lakin bambaşka bir ligin dibine demir atmış,tepe ligleri ancak efsane söylentileri gibi tahayyül eden bir takımın taraftarıysanız işiniz zor...Sevdanızı yeni kuşaklara aktaramazsınız.Göz önünde olmayan,gazetelere hiç çıkmayan bir futbol takımını kime nasıl sevdireceksiniz ki?

Maçın başlamasını beklerken,bordo-beyaz atkınızı alır bir çınar altı kahvesine gidersiniz.Yanınızda oturana "Nerede o 80'ler nerde bugünler..." dersiniz,cevap "He ya,Şeytan ne top oynamıştı ama o yıllarda..." oluverir.Bir öbürüne "Hakan'ın gol kralı olduğu yılı hatırlıyor musun?" dersiniz de "Avrupa'nın bile kralıydı oğlum Hakan o zamanlar..." dumuruna uğrarsınız.
Aynı çınarın farklı ruhları gibisinizdir onlarla.Yanlarında yeriniz yoktur.Siz Vahşi Batı'nın vahşi kovboyu tarafından aranan "Son Mohikan"ısınızdır.Nesliniz kurumuştur.Sevdalandığınız renkler sizinle birlikte solacaktır artık.Siz artık,paylaşacak bir çınar gölgesi bulamayacak kadar yalnız bir Son Mohikan'sınızdır.

11 06 2010

FUTBOL RUHUNA GERİ DÖNDÜ

Çocukluğumun en büyük zevklerinden birisi,Şaban ve Zeki-Metin filmleri izlemekti.Ya yılda bir kaç kez cumartesi gecelerinin tv ekranına düşüvermesini beklerdim bu filmlerin ya da bitişik komuşumuz Hasan Amca'nın aldığı video bantlarının davetine koşardım.
Harika günlerdi.Konu komşu,çoluk çocuk yıkılırdık izlerken.Sonraları,erişkinlik merdivenlerini tırmandıkça yani,bu filmlerin sanatsal değerini çok tartıştık.Yine de en yüksek sanat doruklarında gezinen filmler,asla yaşatamadılar bu Şaban filmlerinin hissiyatını bana...

İzlediğimiz bu filmlerin bir rutini,şablonu vardı.Film boyunca gülmekten kırılırdınız.Lakin finale doğru öyle bir sahne olurdu ki,kan otururdu gözlerinize.Kahramanımızın başına acıklı bir olay gelirdi.Hak etmediği feleketlere uğrayan kahramanımız,göz yaşı yağmurları yağdırıdı.O günlerdeki çocuk yüreğime,tortop olmuş bir acı yumağı oturuverirdi.Ağlamamak için gözlerime harp açardım.Final ise yine klasik olarak,kahramanımızın izleyenleri boğduğu kahkahalarla sonlanırdı.



Aynı boğaz düğümlenmesini futbolda da yaşadım defalarca.Kocaelispor,Gaziantepspor ve Sivasspor'un şampiyonluk koşularında ipi göğüsleyemeden,finişin hemen önünde yığılıp kalmaları;aynı tortop olmuş düğümlerle ilikledi boğazımı.Yine göz yaşlarımı gösteremedim,ancak içime akıtabildim yıllarca.
Bursaspor ise Büyük İskender'in Gordion düğümünü kesip atması gibi ferah saçtı yüreğime...O filmlerin sonundaki kahkaha fırtınalarını estirdi gönlüme.

Bursaspor bu şampiyonluğu ile devrim yaptı mı?Bilmiyorum...Açılan yolu başkaları da izleyebilecek mi?Hiç bilmiyorum...
Bildiğim tek şey,Bursaspor'un bu şampiyonluğu "Futbolun kayıp ruhu"nu bedenine geri döndürdü.Futbol yeniden yaşamaya başladı.
Dilerim ki bu zafer,ülkemizde devrim değil "Basü badel mevt" etkisi yaratsın.Yurdum futbolseverlerinin gönlüne,babadan oğula geçen üç büyükler hanedanlığını değil de;dikenli yolları çiğneme gözüpekliğini yeğlemiş bir taraftarlık hissini düşürebilsin.O gün geldiğinde devrime falan zaten ihtiyacımız kalmayacak.

Minnettarız sana Bursaspor.Kaleyi fethettiğin için değil,surdaki ilk deliği açma yiğitliğini gösterdiğin için.

11 05 2010

BÖYLEDİR BİZİM SEVDAMIZ

Kanım çekiliyor...Damarlarım kasıldıkça kasıldı...Nefesim kesildi kesilecek gibi...
Ne zalim kadermiş bu...Sevdiğin yoğun bakımda,can çekişiyor;sen fanusun ardından izleyebiliyorsun ancak.Elden gelen tek şey dua etmek.

3000 çift göz var sahada.Sahada koşuşturanlardan beyaz formalıları sadece benim gözlerim seçiyor.Sadece benim dudaklarımdan dökülüyor,beyazlar için temennalar.Geri kalanlardan sövmeler,giydirmeler...

Alibeyköy'ün köhnemiş tribünlerindeyim.Olmak ya da olmamak.Mutlaka puan almalı İnegöl'üm ;aksi halde 26 yıllık profesyonel geçmişe sünger çekilecek.Gerçi ligimiz ha amatör olmuş ha profesyonel...Biz zaten sevdaların en amatörünü en karşılıksızını kazımışız yüreğimize.Yarimi de dünyanın en güzeli diye seçmemiştim ki;yeşil sahalardaki sevdamı parlak neonlara endeksleyeyim.

Etrafımdan "Aaaliiibeeeykööööy" bağırışları yükseliyor.Benimse yüreğimi çatlatıyor içimde donup kalan haykırışlar;"İnegöl'üüümmm.Sen çok yaşaaaaa..!".

..."-Fırtına patlak verecek gibi kaptan.Ne yapacağız?
-Paniğe mahal yok.Sükunet."...

Rengini belli etmeden,düşman saflarına sızmışım gibi hissediyorum kendimi.Bir haykırsam "Bordoo...Beyaaaz..." diye,biliyorum başıma geleceği.Şu yanımdakiler bağırdıkça leş gibi alkol kokuları kırıyor burnumun direğini.Bir de anlasalar aralarındaki Mata Hari olduğumu,neyse...

Maç başlıyor işte.Bir tek 90 dakika çocuklar,bir tek beraberlik ve kabusa son.Haydi.Haydi gösterin kahpe kadere dişlerinizi...

..."-Fırtına bindiriyor kaptan,kaçınılmaz.Nasıl savuşturacağız belayı?
-Dedim ya bre...Sükunet,sükunet..."

Sağlı-Sollu;lakin şuursuz saldırıyor rakip.Bizim için ecelse onlar için de ecel zira bu esbab-ı kıyamet.Geliyorlar,savuşturuyoruz.Yükleniyorlar,püskürtüyoruz.Arada bir de cılız taarruz girişimimiz olmuyor değil;ama önemsiz.
Geliyorlar işte soldan.Kesiyor be Fatih,hadi be çocuk!Yat önüne.Olmadı.Bilal'im gir kademeye!Offff bee!Çıkaydın,alaydın şu topu be Apo,alaydın şu topu be kara yağızım...Yedik golü...Yer yemez de bir çınlama oturdu sol kulağıma.Uğulduyor.Bir lisede,matematikçinin tokadı yapmıştı bunu sol kulağıma bir de a ha bu gol.

..."-Kaptaann...Kaptaaann....
-Bırakın kadın gibi sızlanmayı.Dümenci,sarıl şu çarkı feleğe...Yelkenciii,asıılll...Tayfaa,yüreğiniz ellerinizde çalışın.Tevekkülle,sükunetle..."

Başımı ellerimin arasına alarak bitiriyorum devreyi.İkinci yarıdan umutluyum ama...Olacak,inanıyorum.Beyaz giymiş gençlerimizin kararlılığı da aşılıyor bunu bana.Başladık işte,geldik dananın kuyruğunun kopacağı yere.
Bakın bakın.Mustafa da girmiş oyuna.O raket sol ayak.Göreceksiniz bak.Topu alır ayağına.Önce çizgiye iner gibi yapar,terse çeker sonra.Kaleye bakar,kaleciye bakar.Sol ayağının içiyle keser rakip doksana.
Bekliyorum.Bekliyorum ve prangalarıma sarılarak sarsılıyorum.Atıyor işte Mustafa.Tam da zihnimden somuta sıyrılmış gibi.Aynen.Hem de son devre başlar başlamaz.Artık talih bizim için gülümsüyor bahar öğleden sonrasını ısıtan güneşin ardından.

..."-Kaptaannn...Bak,ufka bak.Bir parıltı sızıyor karanlıklar arasından.
-Sükunet,tayfa sükunet.Bırakmayın dümeni,asılın küreklere.Sükunet..."

Zaman eriyor.Rakip şuursuzluğuna,inançsızlığını da ekleyerek geliyor.İnanç pusulasının umut ibresi bizi gösteriyor.Kalesini değil vatanını koruyor aslanlarım;futbol aşıklarının vatanını...

Hakem düdüğünü son kez götürüyor ağzına,çalacak,çalıyor...Stres,sıkıntı hepsi bitti artık.Kabus bitti.İnegöl tarihinin Çanakkalesi'ydi bu maç,Çanakkale yine geçilemedi.Bir an önce ayrılmak için yükleniyorum çıkış kapısına;2999'dan ayrılmış 1 olarak sevincimi yaşamaya...Doyasıya...

..."-Kaptan.Fırtına dindi kaptan.
-Haydi tayfa,haydi koçlarım.Şimdi demir atma vaktidir.İyice soluklanın.Bu günleri aratacak kasırgalarda göreceğiz daha...Sevinin.Sevinin;ama sükunetle..."

10 04 2010

1 PLONJON=1 KİLO SÜT

Tadilat sinir bozucu bir iştir.Hani evi sıfırdan yapsanız evladır.Söküntü,döküntü,fuzuli işler...Şu günlerde muzdaribim bu durumdan.

Bahsettiğim sıkıcı durum,ilginç bir keşif yapmama da vesile oldu doğrusu.Bundan tam 31 yıl öncesine ait sararmış kağıt parçaları dökülüverdi,tadile muhtaç kamburlaşmış kapılarımızın duvarla yeksan olduğu aralıktan...Şöyle bir alıp baktım.Katlana katlana küçücük olmuş bir gazetenin spor sayfasıydı bu.Hamurlaşmaya yüz tutmuş kağıdın kokusu sardı odayı.23 Temmuz 1979 tevellütlü bu kağıt parçası,benden sadece 3 yaş küçük olan bu kağıt parçası yani;maziye uçuruverdi hayallerimle harmanlanan ruhumu.
Balkanlar'dan Anavatan'a göçüşümüzün zorlu günleri...Ülke tarihinin gördüğü son resmi ve başarılı darbeye gebe günler...Ardından,yere batası darbenin ailemize yaşattığı onulmaz acılar.(Ne de olsa kör olası "Gominizim"in bağrından gelmiştik ya!Vurulan abalılardan biri olmaya doğuştan nasipliydik.)

Uzatmayalım.Geçti o kara günler.Dedemin "Filistin Askısı"yla müşerref olmuş omuzlarından inip,81 yıllık yükten ezilmiş o mübarek omuzlara masaj yapmakta olduğum günlerdeyiz artık.Demokrasimizin Dünya'ya örnek olduğu zamanlardayız.(Yanılıyor muyum yoksa?)

Çok uzaklaştık,sadede dönelim,yeridir ve zamanıdır.

"Yılın En İlginç Transferi" başlıklı bir haberdi,şu satırları işgal eden gevezeliğimin sebebi.Söz konusu transfer metaı ise 80'lerde Ankaragücü'nde isim yapmış,dönemin milli kalecilerinden Arif Peçenek'ti.Haberin geçildiği 1979 yılında henüz 20 yaşında imiş Arif Peçenek...İlk ilginçlik transferin aracı olarak para kullanılmaması ile göze çarpıyor.İkinci Lig ekibi Şekerspor,amatör Güneşspor'un kalecisi için Holştayn cinsi bir inek veriyor.Güneşspor yöneticileri,para olsa bile hedefe varılması neredeyse imkansız olan yakıt,benzin,ekmek kuyruklarına girmekten bezmiş olsa gerek ki;en azından sütü bedavaya getirmeyi düşünmüş olmalılar bu transfer ile...

Transfer haberini asıl ilginç kılan,beni gülme krizlerine sokup ev tadilatında yarım saatlik inkıtaya neden olansa kaleci Arif'in şu açıklaması oldu;
"Hangimizin daha verimli olduğu,sezon sonunda ortaya çıkacak."....

Pes...Pes ki pes...Bir kaleci kendisini rakipleriyle,selefiyle değil de bir inek ile kıyaslıyor.Ya hu yenilen gollerin sağılan sütlere kurunu hesaplayan bir sistem var mıydı ki,o zamanlar?
Yine de ben işin peşine düştüm.Arif Peçenek'in 1995 yılına kadar yani 16 yıl daha futbol oynadığını öğrendim.Fakat haberde,bahsi geçen ineğin adı verilmediği için kendileriyle ilgili bir sonuca ulaşamadım.Eğer ki hala hayattaysalar söz konusu inek hazretleri,bu klavyenin tuşları kendilerine açıktır.Diledikleri zaman iddia makamına hadlerini bildirebilirler...O zaman kalecinin mi ineğin mi verimli olduğunu öğreniriz.

Mutlu ve bol sütlü günler diliyorum...

24 03 2010

BANA MUTLULUĞUN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

İmza:Abidin DİNO

















İmza:Ertuğrul SAĞLAM

17 03 2010

BÜYÜMEYEN ÇOCUKLARIN TAKIMI

Barcelona'yı izlemek,bir sanat eserinin ruhunuzda estirdiği fırtınlarla savrulmak gibi bir şey...Futboldan alınabilecek en leziz tatların aşçısı Barcelona...
Rakibin kim olduğu hiç önemli değil onlar için;eğer bir rakipten söz edilecekse,o da Barça'nın kendi futbol oynama iştahıdır sadece.Barcelona oynamak isterse,ki hiç aksine şahit olmadı gözlerim,önünde Zeus'un mitolojik şimşekleri dahi duramaz.Barcelona,mitolojik masallar üstü bir dev gibi dikiliyor rakiplerinin karşısına zira...

Barcelona'da en çok dikkatimi çeken ve de en çok hoşuma fiden şey şu;o klasik çubuklu formayı giyen her futbolcu,bulunduğu ortamdan müthiş keyif alıyor.Komşusunun bahçesinden erik aşıran bir fırlama gibi...Yağmurun çamurlaştırdığı toprakla cebelleşerek şarkılar söyleyen ve o çamur deryası arasında sadece iki çakmak gözü fark edilebilen bir haylaz gibi...Ninesinin yumağını top niyetine tekmeleyip hayallerinde,hayallerin kahramanı bir yıldızmışçasına teriyle yıkanan bir şeytan çekici gibi ya da...

Barcelona işte bunun için büyük.Futbol yeteneğinin zirvesinde dolanan sihirbazlar olmazdan önce,meşin yuvarlağı tıpkı bir afacanın samimiyeti ve tutkusuyla tepikleyen "Çocuk"lar olan "Ruh kaçkınları"nı aynı forma altında topladığı için.

İyi ki varsın Barça...Seni izlemek,çocukluğumuzda çiğnediğimiz,dizleri bereleyen toprak sahaların,biçilip standardize edilmesi gerekmeyen çimlerin kokusunu dolduruyor yüreklerimize...

4 02 2010

İYİLİK PERİSİ ŞEYTAN...

"O,rüzgarlardan bile hızlıydı yavrularım..." ...Böyle başlayacak torunlarıma anlatacağım masallarım...

Futbolu tanımaya,sevmeye başladığım yıllarda oynuyordu bu oyunu.Kaçınılmaz olarak,o yıllarda futbolun tutkuya dönüşmeye başladığı tüm gönüller gibi,benimkinde de tahta kurulmuştu.Futbol o demekti;zira futbol ancak böyle oynanabilirdi.
O "Şeytan Rıdvan"dı ve ismine nazire yaparcasına,izleyenlerine adeta günahı bile sevdirirdi.Depara kalktığı zaman,çimler Kızıldeniz'in Musa'ya yol vermesi gibi çekilirdi ayakları altından.Bizlereyse,efsunlanmış gözlerimize yoldaşlık eden açık ağzımızla,kanatsız uçan ilk insanı izlemek kalırdı.Ona atılan her tekme zülfi yare dokunurmuşçasına acıtırdı sevenlerini.

Çimlere basmazdı da nakış dokurdu sanki...Dantel işler gibi zarif dokunuşlarla okşardı topu ve aynı zerafetle ekarte ederdi rakiplerini,ince bilekleriyle.Şundan eminim ki;onu izlemiş olsaydı eğer Picasso,resim yapmayı bırakırdı.

Sahalarda hızlıydı hızlı olmasına da,seyrine doyurmadan,aynı hızla kaydı yıldızlı semalardan.Rekorlar kitabına girebilecek kadar çok sayıda sakatlık ve ameliyatın ardından gönülleri paralayarak çekildi futbol sahnesinden.
Onu kaybetmek;hayatının baharında,sevdasına daha doyamadan kaybedilen "Yar"in açtığı "Yare"lerin acısı gibiydi.

...Ve şimdilerde yeni yıldızları seyre koyulduk.Oysa Şeytan Rıdvan'ı izlemeyenler bilmezler ki,o gördükleri yıldız değil,yıldız tozudur onun yanında ancak...

30 01 2010

FERYAD

Ruhumdan dökülüyor sanki nağmeleri...O kadife kemanın yayı,metale değil de tel tel ayrılmış yüreğime sürtünüyor sanki...
Hayır hayır sürtünmek değil bu.Bu düpe düz okşamak;lakin dağlarcasına bir okşamak.Gülücüklerin,göz yaşlarını boğduğu bir vuslat...Yarine kavuştuğu anda,kaybetme korkusunu da kucaklatan busenin kokusu...

***

Keman çalmıyorsun sen,hüzün yağdırıyorsun.Bu dünyaya ait değil bu melodiler;doğrusu, tınılarını duyduğum andan itibaren ben bu dünyaya ait değilim gayrı...

Ferid(Eşi,benzeri olmayan) Farjad(Haykırış)...İsmiyle müsemma...

***













İran'ı,Acem'i,Fars'ı bir de ondan dinleyin.Ferid Farjad'ın doyumsuz kemanından...Bırakın Batı'nın ve Batı uşağı kalemlerimizin sözlerine kulak vermeyi.Nükleer,molla korkutmacalarından soyutlanın.
Bir Majidi ya da Kiarostami filmi açın.Aman ha dublajsızından!..Hafiften de bir Ferid Farjad melodisi sızsın bir yandan kulaklarınıza...Bakın görün nasıl anlam kazanacak o Farisi diyaloglar...

Şimdi dünyayı,hayatı yeniden kurgulayın zihninizde ve tabi ki kalbinizde.O yumuşak melodiler,kendisiyle tezat balyozlar gibi inecek ruhunuza.Ruhunuzda bir bas'ü badel mevt provası hissedeceksiniz.

Ferid Ferjad'ın kemanından yayılan ilk melodiyi duyduğunuzdan kelli metamorfozunuzu yaşayacaksınız.Bakışınız,duruşunuz,gülmeleriniz,ağlamalarınız değişecek...Gelişecek...

Sokakta mendil satan çocuk,yağmur altında ekmek dilenen pisicik,güz rüzgarına direnen son sararmış yaprak...Ruhunuz onlar olacak artık...

***

Ve evinizde ya da tribünde koltuğunuza kurulduğunuzda renginiz değişecek.Reklamdan,forma satışından,yayın haklarından en fazla kazananlar rakibiniz olacak artık.Filizleri büyümeden kurutanlar değil de onlara emek verenler kahramanlarınız olmaya başlayacak.Sevdalarınız başarılara,kupalara endekslenmekten uzaklaşacak.
Farjad'ın çıkrıkta dokunmuş ipekten nağmeleri;endüstriyelleşmiş müziklere,filmlere,futbola gönlünüzü kapatacak.

Farjad'ın ipekten nağmeleri hem baki ruhlarınızı hem de futbolun ruhunu kurtaracak.

11 01 2010

FUTBOLUMUZUN HAYALET DURAĞI,FATİH TERİM

Bir otobüse,minibüse bindinse mutlaka ineceksin.İlanihaye sürecek değildir bu yolculuk."Kaptan" ya da "Usta" diyeceksin."Bırakıversene beni şöyle sağda".Bırakmasına bırakacak da kaptan,ineceğin o sağın da bir adı olmalı değil mi ya?

Bahsettiğimiz sağlara durak da diyenler var hani.Zaten işlek,merkezi velhasıl herkesçe bilinen bir yerse,sorun yok. "Meydanda indiriver abi" ya da "Cadde başında atıver beni be ustam" çözer meseleyi.

Lakin kimi duraklar da vardır ki,aslında yokturlar.Sanki biraz Attila İlhan şiirine benzedi bu cümle ya;açalım öyleyse.Çokça şahit olmuşumdur.Yurdun çok yerinde,tanımaya fırsat bulacak kadar yaşadığım için de rahatlıkla genelleyebilirim.Öyle sıklıkla kullanılmayan,hani inme mecburiyeti olmadan inilmeyecek bazı gayri resmi duraklar vardır."Durak harici indirilmeyecek" kıstasına takılan;fakat gözden ırak olduğu için de fiilileşmiş duraklardır onlar.

Örnek mi?Buyrun...Dümdüz bir yol.Sağda solda gelişigüzel evler.Seslenirsin."Abi,köprüde inecek var".Haydaa...Bırakın akıp giten geniş bir su kütlesini,yağmur yağsa iki karış su tutacak kadar bir çukur bile yoktur oysa.İşte o gayrı resmi durağa niçin köprü denmiştir?Bu ismi oraya kim,ne zaman,hangi aklın eseri olarak yakıştırmıştır bilinmez.Bu böyledir de artık iyice yerleşmiştir,mantıksız da olsa değiştirilemez.
Aynı şekilde hiç alakası olmadığı,durağa adı verildiği halde gerçekliği olmayan "Çeşme","Şato" adlı duraklarda da inmişliğim vardır sıkça...

Uzattık,bitirelim.Bu durak isimlerinden söz açmamdan maksat,"Aslında hali hazırda var omamakla birlikte,fiili hayatın seyrine,sahiden var(mış) gibi etki eden" olgulardan biriyle söz açarak,sadede girizgah yapmaktı.


Madem girişimizi yaptık,olayın geliştirme ve sonuç bölümlerine de yol alalım artık.

Bu hayalet duraklara hayatımızın her alanında rastlıyoruz.Bence futbolumuzun hayalet durağı Fatih Terim'dir.Terim,ülkemizin en önemli ulusal başarılarında Galatasaray ve Milli Takımımız'ın başında bulunmuştur.İşte bu cümleden olarak da hem kendince hem de futbol kamuoyumuzca milat olarak ezberlenmiştir.Zaten tehlikenin başladığı yer de burasıdır.Tehlike kelimesini kullanmamın nedeni,Terim'i inkar etmek değil;bu başarıların "Terim ve Diğerleri" ön yargısını yerleştirmiş olmasıdır.Artık ülke futbolumuzda yer alan tüm yerli-yabancı hocaların kıyaslandığı idol oldu böylece İmparator...

2000'den sonra Galatasaray'ı çalıştıran tüm teknik adamlardan onun oynattığı futbol ve kaldırdığı kupalar beklendi.Tam olarak da bu amaçla Hagi,Bülent dönemlerini yaşadı,Cim Bom...Amaç onlara sirayet etmiş olma ihtimali bulunan Terim ruhunu yakalamaktı.Olmadı.
Aynı şeyi Denizli,Güneş,Yanal yönetimlerindeki ulusal ekibimizde de gördük.Galatasaray'ı Lucescu'nun,Gerets'in başarıları kesmedi.Milliler'in Denizli,Güneş performanslarının hakkı dahi o yüzden verilmedi;cabası,o başarılar da bir şekildeTerim'in eseri olarak addedildi.

Fatih Terim,orada olmadığı zamanlarda dahi,haleflerinin başı üzerinde sallanan kılıçtır.Zat-ı ali hazır bulunmadığı halde,var(mış) gibi davranılması gereken bir unsurdur.Her binenin mutlaka orada inmesi gereken bir "Hayalet durak"tır.
Bu yüzden son zamanların meşgalesi "Milli Takım'a yerli hoca mı,yabancı mı?" tartışması boştur.Kim gelirse gelsin Terim'in gölgesinde kalacaktır.Bundan da fenası,her başarısızlıkta mutlaka Terim'in dönüşü dillendirilecektir.
Mesele Terim'den başarılı bir hocanın gelmesi de değildir.Son 15 yıldır,ülke futbolumuz adına kazanılmış her başarıda direkt ya da dolaylı olarak,Fatih Terim adı zikredilir.Barça'yı,ManU'ı başarıdan başarıya koştursanız da bu yüzden önemi yoktur o başarılarınızın.İster Mourinho olun ister Ferguson ya da Guardiola.Hiç önemli değil..Eleştirileceksiniz.Çünkü ülkemiz bağrından doğarak sınır dışı bir harekatın muzaffer generali değilsiniz.
Milli takımımıza aranan Terim'den daha başarılı,kariyerli bir hoca değildir.Milli takımımıza aranan Türk futbolu için Terim'den daha fazla somut başarı kazanmış bir hocadır.Böyle bir isim var olmadığına göre,yerine kim gelirse gelsin,"Fatih Terim hayalet durağı"na geldiği an,inecektir.Ülkemiz sınırları içerisinden,Terim'i aşan başarılara imza atan biri çıkmadıkça da bu durağın adı değişmeyecektir.

9 01 2010

ORGANİZE İŞLER Mİ BUNLAR?

Futbolumuzun mola verdiği günlerin boşluğunu,Euro 2016 adaylığımız için seçilen stadları tartışarak geçirdik.Doğrusu stadlar üzerinden asıl tartışılan,seçilen şehirlerdi.Kendi stadlarının projeye niçin dahil edilmediği üzerinden çekişmeler yaşadı kimi kulüplerimiz,federasyonla.

Stad haritasına bakınca,ülkenin "Beyazlar ve daha beyazlar" olarak ikiye bölündüğü hissi uyanıyor.Gerçi Anadolu'nun karlı dağ başı köylerindeki insanlarımıza "Yakın Yerler" diye program izletip;bunda da Şile,Ağva gibi İstanbul çevresi mekanları göstermek garabetini yaşatanlara yakışan bir davranış bu.Zihniyet aynı zihniyet.
Ülkenin gülen,beyaz yüzünü göstermek...Turnuva için gelenleri,sonraki yıllarda da döviz akıtma davranışına sevk etmek amaçlanmış.Bunu da Anadolu'nun dağlarını,yollar boyu uzanmış fukara köylerini göstererek yapamazsınız.Dikkat edilirse,seçilen şehirler,ülkenin ekonomik refahının en yüksek olan bölümleri.



Bu stad paylaşımıyla bir imaj düzeltme,modern cumhuriyetin yüzünü gösterme hedeflenmiş.Düşünsenize Trabzon'dan maç anlatan İtalyan spikerin aklına Rahip Santoro'dan bahsetmek geliveriyor...Diyarbakır'da maç saatini beklerken molotoflu gösterilere şahit oluyor Fransız,Hollandalı taraftarlar...Hele buraya kadar gelmişken Antep'in baklavasını,Urfa'nın kebabını yerinde tatmak isteyenler çıkar da,sınır köylerinin harabeliğini görürlerse ne olacak?

Her halükarda bu proje ile önemli bir fırsat kaçırıldı.Organizasyon bize verilir ya da verilmez;ancak görüldü ki öz-üvey evlat muamelesi devam ediyor,"Büyüklerimiz"in teamülünde.Zira bu tercihin sadece spor idarecileri nezdinde kaldığını sanmıyorum.
Son günlerin moda terimi açılımı aşan bir organizasyona gidilebilirdi aslında.Ülkenin her karış toprağının sahiden hepimizin olduğu sergilenebilirdi.Altı yıllık sürece ülkenin tamamı dahil edilerek,yeni yatırımlar ve bu yatırımların tetiklediği yepyeni oluşumlara yelken açılabilirdi.
Ulusumuzun doğu-batı,kuzey-güney kucaklaşmasına futbol sahalarından başlanabilirdi.Dünya'nın gözleri önüne serilecek böylesi bir organizasyona,tüm yurt dahil edilerek,"İşte buradayız" denilebilirdi.

Ülkenin doğusundan batısına önemli bir nüfus akışı var,evet.Fakat bu akış mecburiyete endeksli.Ya iş bulmak için batıya göçen Antepli,Muşlu,Vanlılar'ı görüyoruz;ya da memuriyetlerine endeksli olarak doğuya geçici olarak yerleşen İstanbullu,Bursalı,İzmirliler'i görüyoruz.

Oysa ki bu ulusun kardeşleşmesi için zorunluluk değil,gönüllüğe ihtiyacımız var.Harran'a,Çukurova'ya Anadolu toprağını koklamak için koşmalıyız.Toroslar'ın Erciyes'in eteklerine dağ çiçeklerinden başımıza taç yapmak için varmalıyız.Mardin Kalesi'ne Anadolu'ya şöyle bir tepeden bakmak için,Zigana'ya oksijenin en saf halini ciğerlerimize çekmek için hıçkırıklarla çıkmalıyız.İşte o zaman bitecek yoksulluk,işte o zaman bitecek terör,ezilmişlik,dışlanmışlık.
Büyük bir fırsat kaçtı,yazık...Öyle bir adım atmalıydık ki;"Bu yurt hepimizin" söylemini gerçeğe dökmeye,yeşil sahalardan başlamalıydık.

Yazık...