FUTBOL FENA HALDE HAYATA BENZER! NASIL Kİ TOPRAKTAN YARATILDI İSE İNSANOĞLU, FUTBOL DA TOPRAK SAHALARDA FİLİZLENİP, YEŞERMİŞTİR.
17.12.2010
"FOUR FOUR TWO TÜRKİYE" YAZILARI-2
16.12.2010
BANA FORMANI SÖYLE...
![]() |
| Forma... |
Kuralları konmuş,bildiğimiz anlamdaki klasik futbol oyununun icadı ile formalar da doğmuştur;ancak formaların numaralanması fikri sonraki dönemlerde prensipler arasına alınmış bir olgudur.Formaların numaralandırılma fikri,saha içerisine yayılmış oyuncuların bireysel ve mevkisel olarak konumlarının belirlenmesi ihtiyacı üzerine bina edilmiş olsa gerek...
Futbolun küresel popülaritesinin bu denli yayılmadığı,medyatik yıldızların böylesine parlatılmadığı dönemlerde sahalar üzerinde "1-11" arası,yani bir takımı saha üzerinde temsil eden oyuncuların adedine tekabül eden,forma numaraları boy gösterirdi.Taşıdığı numaraya bakarak herhangi bir futbolcunun oynadığı mevki anlaşılırdı.
Takoz Recep'in 2 numaralı forması,sağ bekte estirdiği fırtınaların işaretiydi.Sol bekte zamanlamalı bir kaymayla tereyağından çeker gibi çaldığı topu hücum hattına taşırken,daima 3 numaralı forma ile görürdük Semih'i.Eğer adı gol ile özdeşleşmiş,dünyaya gelme amacı fileleri havalandırmak olan bir gol ustası iseniz Marco Van Basten gibi 9 numara giyerdiniz o zamanlar.Yok eğer tercihiniz futbol dehasını temsil eden muhteşem çalımlar,frikikler ve paslarla bezeli bir stil sahibini izlemekten yanaysa sırtına 10 numara geçirmiş bir top cambazını,örneğin Maradona'yı,izlerdiniz.
![]() |
| ...Marka. |
Zaman içerisinde futbol maçlarının canlı yayınları milyon dolarlarla ölçülmeye başlandı.Buna mukabilen formayı taşıyanlar değerlerini katladılar.Formayı taşıyan böyle kıymetlendikten sonra ise taşınan forma başka bir statünün sahibi oldu.Dolarlar sayılarak alınan bir oyuncunun parası da ancak yeni bir ticari kalem maddesi yaratılarak çıkarılabilirdi.Kombineler,VİP'ler,yıldızlarla bezenmiş reklamlara ek olarak yaratılan "Forma ticareti" de böylelikle doğmuş oldu.Futbolseverler önündeki armada yazılı takımların formalarını değil,sırt bölümünde yazan futbolcuların adlarını almaya başladılar.
24.10.2010
MAĞLUBUN ACI EŞİĞİ VAR MIDIR? YA DA OLMALI MIDIR ?
Futbolun bir çok kuralı var.Konulan tüm kurallarsa içlerinden birinin esenliğini sağlamak için;kaderi tekmelenmek olan kürenin,kale çizgisini geçmesi için yani...Bazı maçlarda başlama düdükleri sadece her iki yarının başında çalıyor.Böylesine maçların izleme zevki ne olursa olsun,mayhoş bir tadı oluyor.Kimi maçlardaysa hakemin yalnızca santra vuruşu düdüğünü çalmak için sahaya çıkmış olduğuna şahit oluyoruz;ki bu düdükler sadece bir takımın yumruklarını havaya kaldırmasına yol açıyorsa bir ikilem seriliyor yeşil çimler üzerine.Hanesinde "0" yazan takımın karşısındaki sayı büyüdükçe de sevinç ile hüzün arasındaki mesafe katmerlenmeye başlıyor."Gool !" çığlıkları ile göğü titretenler sevinmiyor da;avının ensesine dişlerini geçirmiş bir pantermişçesine uluyorlar sanki...
Bahsettiğimiz dilemma da tam burada başlıyor.Skorun git gide ezmeye başladığı takımın gözlerinde sönmeye başlayan fer,ona hükmeden kaderi yazan takımda ya da taraftarında bir "Merhamet" hissi ve bu hisse bağlı olarak da "Yeter bu kadar !" kanısını oluşturmalı mı? Yani yeşil sahanın muktediri haline gelen forma,bu hakkını kullanırken kendi "Magna Carta"sını imzalamalı mı?
Üzerine satırlar karaladığımız bu soruya verilecek iki cevap var ve cevapların her ikisini onaylayanların da geçerli sebepleri mevcut.
Örneğin,bu sezon 8.haftada Trabzonspor'un Kasımpaşa'yı 7-0 ile ezdiği maç sonunda Yılmaz Vural'ın maç sonu sözleri de bu konu üzerineydi.Vural,Trabzonspor'un skor 7-0 olduktan sonra maçı bıraktığını ve daha fazla atmak için üzerlerine gelmediğini söyleyerek,rakibini övdü.Bu beyan,basınımızın tamamında alkışlarla karşılandı.Herkese göre de olması gereken buydu.Rakibin acı eşiği aşılmamalıydı; da bu eşiğin,söz konusu maçta anlaşılması,80 ve 83'te atılan 6. ve 7. gollerin ardından gerçekleşmiş olmalı...
Bu maçın hemen 1 hafta sonrasında Hollanda liginden bir maça da tanık olduk.Hem de Hollanda liginin 3 devinden ikisi olan PSV ile Feyenoord şahit etti bizi bu olağanüstü skora.Skor ne mi? Yazıyla ve sayıyla "10-0"...Sevinenlerse PSVliler oldu.10 gol attıkları takımsa 14 lig,13 ulusal kupa,5 de uluslararası kupa kazanmış bir futbol markasıydı.İlk golün 25. dakikada atıldığını düşünürsek,ilk golden itibaren 6.5 dakikada bir sarsıldı Feyenoord ağları.
Anlaşılan PSV topçuları,rakiplerinin acı eşiğinin sınırına ulaşmadığını düşündüler ki;ateşe hiç ara vermediler.Hatta skoru arttırmak için müthiş bir hırs içindeydiler.TV ekranlarından izledik bunu...
Şahsi kanım,doğru olanın PSV'nin yaptığı olduğu yönünde.Düşünün bir,aksini savunan kaç kişi;kazandığı ne kadar artarsa artsın,aldığı paradan tatmin olur? Yediğiniz her yemeğin bir öncekinden lezzetli olmasını istemez misiniz?Öyleyse futbolun var oluş nedeni,dahası bu spora aşık olma nedenimiz,ondan lezzet alma nedenimiz olan "Gol"ü atan takım ya da oyunculardan niye aksini bekliyoruz ki?
Bir futbol takımının rakibe duyduğu saygı,ne kadar az gol atarsa o kadar fazla mı olur?Rakibini sahada aciz duruma düşürmüş,golleri sıralama imkanını bulmuş bir ekibin oyuncuları topu üç direğin dışına vurursa mı daha erdemli olacaklar?Pekala,1989 yılında Adana Demirspor'a PSV'nin Feyenoord'a kestiği faturayı kesen Beşiktaş'ın Meti-Ali-Feyyaz'ı,ki onlar onlar değil midir futbol tarihimizin en saygı değer kadrolarından birinin neferleri,çok mu insafsızdılar,golleri sıralarken?
Mağlubun acı eşiği var kabul edelim.Pekala bu eşik "Küçük Emrah"vari bir "Ezilmiş mağdur" edebiyatını yaratmalı mıdır? Ya da rakibini ezecek bir gücü olmak ve bunu kullanmak bir "Erol Taş" karakteri midir?
Düşünelim...
19.08.2010
ŞAMPİYON OLDU GELDİ...RÜZGAR GİBİ ESTİ GEÇTİ...
Şimdi önemli olansa,bunun devamının gelmesidir.Bursaspor'dan,arka arkaya şampiyonluklar kazanmasını beklemek haksızlık olacaktır.Timsahlar'ın asıl yapması gereken,her sezon iddialı oyunlar ortaya koyabilmesi ve şampiyonluk sayısını aralıklarla da olsa arttırmasıdır.
Avrupa futboluna baktığımızda,2000'li yıllarda ilk şampiyonluğunu yaşadıktan sonra ardı ardına başarılar yaşayan iki kulüp görüyoruz.Biri malum,Fransız Olympique Lyon...Diğeriyse mücadele ettiği ligin gözden uzaklığının da etkisiyle,sessiz sedasız yürüyen Macar Debreceni VSC...
Bu iki ekibin yarattığı ekole bakınca,iki farklı durum göze çarpıyor.İlk olarak yakınen bilindik ve fazlaca irdelemeye gerek bırakmadan gözler önünde gelişen Lyon ekolüne bakalım.Lyon 1899 menşeine sahip köklü bir kulüp.1932'den beri oynanan Fransa ligini ilk kez 2002'de kazanan Lyon,arda arda aldığı şampiyonluklarla 2008'e dek aralıksız 7 zafer yaşadı.Takım oluşturma politikasına bakıldığında alt yapıdan gelen oyuncuların çok olmadığını görüyoruz.Daha çok başka takımlarda,özellikle Fransa liginde parlayan genç oyuncuları aldıklarını görüyoruz.Uluslararası arenada söz sahibi oyunculara büyük paralar vermiyorlar.Aksine erken keşfettikleri yıldız adaylarına rütbe atlatıp,iyi paralara A kalite ekiplere satma yolunu tutuyorlar.Bu arada bahis konusu oyuncular kendileri büyürken Lyon'u da büyütüyorlar.Aldıkları yabancılarsa genellikle Afrika ya da Brezilya,Arjantin kökenli oluyorlar.Avrupa'dansa iddialı futbolun temsilcileri olan ülkelerin futbolcularını almıyorlar.Kısacası başarılı olmak için akıllı bir transfer politikası ve kazanılan paraları yine har vurup harman savurmadan kullanmayı tercih ediyorlar.
Söz konusu ettiğimiz ikinci ekolün temsilcisiyse Macar Debreceni idi.Debreceni 1902 kuruluşlu olmasına karşın yaşadığı 4 şampiyonluğu 2005-2010 arasındaki 5 sezon içerisinde gördüler.Onların takım oluşturma politikasına bakınca,alt yapıya büyük önem verdiklerini görüyoruz.Kadrolarında önemli oranda alt yapı mahsülü oyuncuları var.Hatta bunların bir çoğunun doğumu da yine Debreceni şehri.Aldıkları yabancılara bakarsak Afrikalı ve Latin Amerikalı futbolculara pek yönelmediklerini görüyoruz.Daha çok Balkan kökenli ve civar ülkelerin sporcularına yatırım yapıyorlar.Böylece takım ruhu ve arkadaşlığın,kaynaşmanın hızlanmasına yol veriyorlar.Bunun sonucu olarak da son 5 sezonun 4'ünü önde bitirdiler ve tarihlerinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne de katıldılar.Yeni sezonda Macar liginin en önemli şampiyonluk adayı da yine Debreceni.
Bursaspor'un şampiyonluk sonrası kurmaya çalıştığı takıma da bir göz atalım.Ertuğrul Sağlam'ın akıllı politikasıyla paralar etrafa saçılmıyor.Ayakları yere basan bir transfer politikası güdüyorlar.Üç Büyükler'in yaptığı hataya düşmeyip,Avrupa'nın eskimiş yıldızlarına tamah etmiyorlar.Bursaspor'da yukarıda andığımız iki ekolün karışımını görüyoruz.İlk olarak Debreceni gibi alt yapı mahsüllerine yatırım yapıyor ve onlara güvenip forma da veriyorlar.Ayrıca ülkenin eskimiş yıldızlarına da sarılmıyorlar.Aldıkları yabancılarıysa Lyon gibi daha çok Avrupa dışından,özellikle de Arjantin'den seçiyorlar.Sanırım ki Arjantinliler'i seçme nedenleri,bu futbolcuların diğer Latinler'e göre Avrupa'ya daha kolay ayak uydurmaları ve mücadele gücü ile tekniklerini daha başarılı olarak birleştirmeleri.
Velhasılı kelam,Bursaspor iyi yolda gidiyor.Ertuğrul Sağlam'ın kimyager misali takım oluşturma hünerine güvenerek ipleri ellerine veriyorlar.Bende oluşan izlenim,Bursaspor'un Lyon ve Debreceni örneklerini yakalaması,güçlü İstanbul sultası nedeniyle,pek mümkün değil.Yine de Bursaspor'un 6-7 sezonda 4-5 şampiyonluk yaşamak yerine;önümüzdeki 10 sezonda 2-3 şampiyonluk daha elde etmesi devrimin adının Bursaspor olduğunu resmileştirecektir.
11.06.2010
FUTBOL RUHUNA GERİ DÖNDÜ
Çocukluğumun en büyük zevklerinden birisi,Şaban ve Zeki-Metin filmleri izlemekti.Ya yılda bir kaç kez cumartesi gecelerinin tv ekranına düşüvermesini beklerdim bu filmlerin ya da bitişik komuşumuz Hasan Amca'nın aldığı video bantlarının davetine koşardım.İzlediğimiz bu filmlerin bir rutini,şablonu vardı.Film boyunca gülmekten kırılırdınız.Lakin finale doğru öyle bir sahne olurdu ki,kan otururdu gözlerinize.Kahramanımızın başına acıklı bir olay gelirdi.Hak etmediği feleketlere uğrayan kahramanımız,göz yaşı yağmurları yağdırıdı.O günlerdeki çocuk yüreğime,tortop olmuş bir acı yumağı oturuverirdi.Ağlamamak için gözlerime harp açardım.Final ise yine klasik olarak,kahramanımızın izleyenleri boğduğu kahkahalarla sonlanırdı.
Aynı boğaz düğümlenmesini futbolda da yaşadım defalarca.Kocaelispor,Gaziantepspor ve Sivasspor'un şampiyonluk koşularında ipi göğüsleyemeden,finişin hemen önünde yığılıp kalmaları;aynı tortop olmuş düğümlerle ilikledi boğazımı.Yine göz yaşlarımı gösteremedim,ancak içime akıtabildim yıllarca.
Bursaspor ise Büyük İskender'in Gordion düğümünü kesip atması gibi ferah saçtı yüreğime...O filmlerin sonundaki kahkaha fırtınalarını estirdi gönlüme.
Bursaspor bu şampiyonluğu ile devrim yaptı mı?Bilmiyorum...Açılan yolu başkaları da izleyebilecek mi?Hiç bilmiyorum...Bildiğim tek şey,Bursaspor'un bu şampiyonluğu "Futbolun kayıp ruhu"nu bedenine geri döndürdü.Futbol yeniden yaşamaya başladı.
Dilerim ki bu zafer,ülkemizde devrim değil "Basü badel mevt" etkisi yaratsın.Yurdum futbolseverlerinin gönlüne,babadan oğula geçen üç büyükler hanedanlığını değil de;dikenli yolları çiğneme gözüpekliğini yeğlemiş bir taraftarlık hissini düşürebilsin.O gün geldiğinde devrime falan zaten ihtiyacımız kalmayacak.
Minnettarız sana Bursaspor.Kaleyi fethettiğin için değil,surdaki ilk deliği açma yiğitliğini gösterdiğin için.
17.03.2010
BÜYÜMEYEN ÇOCUKLARIN TAKIMI
Barcelona'yı izlemek,bir sanat eserinin ruhunuzda estirdiği fırtınlarla savrulmak gibi bir şey...Futboldan alınabilecek en leziz tatların aşçısı Barcelona...İyi ki varsın Barça...Seni izlemek,çocukluğumuzda çiğnediğimiz,dizleri bereleyen toprak sahaların,biçilip standardize edilmesi gerekmeyen çimlerin kokusunu dolduruyor yüreklerimize...
11.01.2010
FUTBOLUMUZUN HAYALET DURAĞI,FATİH TERİM
Bir otobüse,minibüse bindinse mutlaka ineceksin.İlanihaye sürecek değildir bu yolculuk."Kaptan" ya da "Usta" diyeceksin."Bırakıversene beni şöyle sağda".Bırakmasına bırakacak da kaptan,ineceğin o sağın da bir adı olmalı değil mi ya?Lakin kimi duraklar da vardır ki,aslında yokturlar.Sanki biraz Attila İlhan şiirine benzedi bu cümle ya;açalım öyleyse.Çokça şahit olmuşumdur.Yurdun çok yerinde,tanımaya fırsat bulacak kadar yaşadığım için de rahatlıkla genelleyebilirim.Öyle sıklıkla kullanılmayan,hani inme mecburiyeti olmadan inilmeyecek bazı gayri resmi duraklar vardır."Durak harici indirilmeyecek" kıstasına takılan;fakat gözden ırak olduğu için de fiilileşmiş duraklardır onlar.
Örnek mi?Buyrun...Dümdüz bir yol.Sağda solda gelişigüzel evler.Seslenirsin."Abi,köprüde inecek var".Haydaa...Bırakın akıp giten geniş bir su kütlesini,yağmur yağsa iki karış su tutacak kadar bir çukur bile yoktur oysa.İşte o gayrı resmi durağa niçin köprü denmiştir?Bu ismi oraya kim,ne zaman,hangi aklın eseri olarak yakıştırmıştır bilinmez.Bu böyledir de artık iyice yerleşmiştir,mantıksız da olsa değiştirilemez.
Aynı şekilde hiç alakası olmadığı,durağa adı verildiği halde gerçekliği olmayan "Çeşme","Şato" adlı duraklarda da inmişliğim vardır sıkça...
Uzattık,bitirelim.Bu durak isimlerinden söz açmamdan maksat,"Aslında hali hazırda var omamakla birlikte,fiili hayatın seyrine,sahiden var(mış) gibi etki eden" olgulardan biriyle söz açarak,sadede girizgah yapmaktı.
Madem girişimizi yaptık,olayın geliştirme ve sonuç bölümlerine de yol alalım artık.
Bu hayalet duraklara hayatımızın her alanında rastlıyoruz.Bence futbolumuzun hayalet durağı Fatih Terim'dir.Terim,ülkemizin en önemli ulusal başarılarında Galatasaray ve Milli Takımımız'ın başında bulunmuştur.İşte bu cümleden olarak da hem kendince hem de futbol kamuoyumuzca milat olarak ezberlenmiştir.Zaten tehlikenin başladığı yer de burasıdır.Tehlike kelimesini kullanmamın nedeni,Terim'i inkar etmek değil;bu başarıların "Terim ve Diğerleri" ön yargısını yerleştirmiş olmasıdır.Artık ülke futbolumuzda yer alan tüm yerli-yabancı hocaların kıyaslandığı idol oldu böylece İmparator...
Aynı şeyi Denizli,Güneş,Yanal yönetimlerindeki ulusal ekibimizde de gördük.Galatasaray'ı Lucescu'nun,Gerets'in başarıları kesmedi.Milliler'in Denizli,Güneş performanslarının hakkı dahi o yüzden verilmedi;cabası,o başarılar da bir şekildeTerim'in eseri olarak addedildi.
Fatih Terim,orada olmadığı zamanlarda dahi,haleflerinin başı üzerinde sallanan kılıçtır.Zat-ı ali hazır bulunmadığı halde,var(mış) gibi davranılması gereken bir unsurdur.Her binenin mutlaka orada inmesi gereken bir "Hayalet durak"tır.
Bu yüzden son zamanların meşgalesi "Milli Takım'a yerli hoca mı,yabancı mı?" tartışması boştur.Kim gelirse gelsin Terim'in gölgesinde kalacaktır.Bundan da fenası,her başarısızlıkta mutlaka Terim'in dönüşü dillendirilecektir.
Mesele Terim'den başarılı bir hocanın gelmesi de değildir.Son 15 yıldır,ülke futbolumuz adına kazanılmış her başarıda direkt ya da dolaylı olarak,Fatih Terim adı zikredilir.Barça'yı,ManU'ı başarıdan başarıya koştursanız da bu yüzden önemi yoktur o başarılarınızın.İster Mourinho olun ister Ferguson ya da Guardiola.Hiç önemli değil..Eleştirileceksiniz.Çünkü ülkemiz bağrından doğarak sınır dışı bir harekatın muzaffer generali değilsiniz.
Milli takımımıza aranan Terim'den daha başarılı,kariyerli bir hoca değildir.Milli takımımıza aranan Türk futbolu için Terim'den daha fazla somut başarı kazanmış bir hocadır.Böyle bir isim var olmadığına göre,yerine kim gelirse gelsin,"Fatih Terim hayalet durağı"na geldiği an,inecektir.Ülkemiz sınırları içerisinden,Terim'i aşan başarılara imza atan biri çıkmadıkça da bu durağın adı değişmeyecektir.
9.01.2010
ORGANİZE İŞLER Mİ BUNLAR?
Ülkenin gülen,beyaz yüzünü göstermek...Turnuva için gelenleri,sonraki yıllarda da döviz akıtma davranışına sevk etmek amaçlanmış.Bunu da Anadolu'nun dağlarını,yollar boyu uzanmış fukara köylerini göstererek yapamazsınız.Dikkat edilirse,seçilen şehirler,ülkenin ekonomik refahının en yüksek olan bölümleri.

Son günlerin moda terimi açılımı aşan bir organizasyona gidilebilirdi aslında.Ülkenin her karış toprağının sahiden hepimizin olduğu sergilenebilirdi.Altı yıllık sürece ülkenin tamamı dahil edilerek,yeni yatırımlar ve bu yatırımların tetiklediği yepyeni oluşumlara yelken açılabilirdi.
Büyük bir fırsat kaçtı,yazık...Öyle bir adım atmalıydık ki;"Bu yurt hepimizin" söylemini gerçeğe dökmeye,yeşil sahalardan başlamalıydık.
Yazık...
FUTBOLUMUZDAKİ GRİZU;ŞİKE

***İddianın gerçekliği hakkında tahmin yürütme hakkına sahip olmamakla birlikte,futbol kamuoyumuz biliyor ki,bu şike iddiları gerçek olsa dahi ispatlanamayacak,doğrusu ispatlandırılmayacak.İşlerin bu şekilde yürümesinden çıkarı olan futbol rantçıları var çünkü... Bizlereyse varlığı bilinen;ama bir türlü görülemeyen hayaleti konuşmak düşecek sadece.

Siyasetimiz gibi futbolumuzun mevcut iktidarları,yapılanmaları da sorunların çözümüne yetmiyor.Kötüsü,bunları açığa çıkarmaya pek de gönüllü yaklaşan olmuyor.Yıllardır duyulan şike söylentileri sadece ufak meltemler estirilerek geçiştiriliyor.Artık bu söylentilerin kasırgalara dönüşme vakti erişmiştir.Bunu yaparken kurunun yanında yaşın da yanmamasına itina göstermelidir.Artık futbolumuzdaki ayrık otları kökünden sökülüp atılmalıdır.Umalım da şu son şike söylentileri,bu adımın miladını oluşturabilir...
26.09.2009
SİNEK KÜÇÜKTÜR ;AMA...

Pazarlamanın,reklamcılığın baş maddesidir;satacağınız ürünün özelliklerini yaldızlamak.Benzerleri arasından sivrilebilmesi için bire bin katarsınız ürününüze.Avantajlarını,niteliklerini gözüne sokarsınız alıcının.Dezavantajlarının önüneyse perde çekersiniz.
Örneğin bir cep telefonu hattı kampanyasında;şu kadar liraya şu kadar dakika konuştuğunuz,her yöne konuşmanın ne kadar faydanıza olduğu pompalanır zihinlere.Oysa ki televizyonun alt kısmından ışık hızıyla akan ve okuyamadığınız,dahası okumamanız için özel çaba sarfedilen can alıcı ifadeler ise kaşıkla verilenin nasıl kepçeyle alındığının resmidir.Yaldızlı başlıklarına kanarak üstüne atladığınız kampanyanın acısını faturanızda görüverirsiniz ne olduğunuzu anlamadan.
Bir hizmet almışsınızdır,bu kesin;ama daha fazlasını da yitiriverirsiniz ayakta uyutulurcasına.
Bu durumun futboldaki temsilciliğini Fenerbahçe ve Galatasaray'ın transfer edicileri yapıyor.İsmi olan,geçmişte kalitesini kabul ettirmiş oyunculara yöneliyor bu iki takımımız.Ancak o mide bulundıran sinek rolündeki alt yazıları okuma çabasında,daha kötüsü isteğinde olmadıkları için de hemen her seferinde batağa saplanıyorlar.Buna en can alıcı örneklerse Ortega,Lincoln transferleri.
İki takımımız da bu uygulamaya devam etmekte ısrarlı.Bakınız Fener'in Carlos,Alex,Deivid,Santos,Cristian;Cimbom'un Baros,Kewell,Elano,Keita imzaları...
Bu oyuncuların yetenekleri,mazilerinde hiç olmazsa bir dönem sergiledikleri performansına diyecek lafımız yok.Bunlar onların yaldızlı albenileri.Ama bir de soru işareti uyandırması gereken ayrıntılar yok mu?
Carlos niçin Fenerbahçe'yi sadece Katar takımları ile kıyaslayarak seçti?Bir dönem ülkesinin umutlarından olan Alex niye Balkanlar'ın ötesinden teklif alamıyor?Brezilyalılar'ın vitrini olan Portekiz'de tutunamayan Deivid niçin burada vaz geçilmez oldu?Dos Santos ya da Cristian Türkiye'dekinden fazla bir paraya Avrupa'ya satılabilir mi?

Baros Euro 2004'te çıktığı zirveden yuvarlana yuvarlana Galatasaray'a gelmedi mi?Sakatlık yorgunu Kewel'ı İngiltere dışında bizden başka kim alırdı(Katar hariç)?Bu sezon transferde yıldızlara milyonlar akıtan M.City Elano'yu niçin gönderdi ve Dunga'dan torpilli Elano'yu niçin Süper Lig'den başka kabul eden olmadı?Keita'nın Lille ve Lyon performansının kalitesini tartan ve niçin Lyon'a transfer olduğunun yarısına geldiğini sorgulayan oldu mu?
Bu oyuncuların yaldızlarını izlemek bana da zevk veriyor.Saydığım oyuncuların hepsi de Türkiye'ye gelmezden yıllar öncesinden tanıdığım oyuncular.İşte asıl düşünceye sevk olmamın nedeni de bu.Yukarıdaki isimlerin hiç birisi,şu an ve sonrası itibariyle Şampiyonlar Ligi çeyrek final gediklilerinin hatta sürpriz adaylarının formasını giyebilecek isimler değil.Çünkü futbolu bir devamlılık arz etmeden,anlık bireysel hareketleriyle oynuyorlar.Oyuna gerçekten dahil olmuyorlar.Alınmalarındaki amaç Türkiye ligiyse,amenna...Ancak dillendirilen söylemde hep Avrupa var.Bu durumda saydığım yabancıların tümünün yanlış tercih olduğunu düşünüyorum.
Hatta daha ileri giderek şunu da söylüyorum;bu iki büyüğümüzün Avrupa'dan elenmelerinin birinci sorumlusu da bu oyuncular,daha doğrusu bu yabancı tercihini kullananlar olacaktır.
29.08.2009
"ATHLETIC DİYARBAKIR"LAŞMAK SORUNLARI HALLEDER Mİ?
Aslında hem geçmişte hem de hali hazırda koparılan fırtınanın futbol ile bir alakasının olmadığı aşikar.Bunu zaten herkes dillendiriyor.Tam siyesetimizin baş gündemi ve en büyük kavga kalemi olan "Kürt açılımı" ile paralel bir durum.Yani kesinlikle sportif değil;tamamen toplumsal bir sorun.
Şurası aşikar.Diyarbakır sadece bir şehir değildir artık.Aynı zamanda "Kürt sorunu" denilince akla gelen sembollerden biri haline gelmiştir.Kürt sorunu,terör sorunu,güneydoğulu vatandaşlarımızın geri kalmışlığı...Adına ne derseniz deyin,ülkemizin kanayan ana damarı söz konusu olunca,siyasi alanda en fazla gündem belirleyen kişilerden birinin belediye başkanlığını yaptığı bir şehir çünkü Diyarbakır...İşte maçlarda çıkarılan olayların,tribünleri dolduranlardan bir kısmından kaynaklı olarak(o da yönlendirmelerle),bu ideolojik ya da toplumsal olgunun bir neticesi olduğunu düşünüyorum.Çünkü 70'li yıllardan itibaren dönem dönem en tepe ligimizde yer almış olmasına rağmen,şu son bir kaç yılda olduğu gibi olaylara şahit olmuyorduk;en azından böyle sistematik olanlarına...
Kaldı ki Diyarbakırspor'un,Kürt kimliğinin tezahürünü yeşil sahalarda yansıtışına asla şahit olmadık.Bu kulübün geleneklerinde böyle bir vurgu hiç olmadı.Ancak şu son dönemlerdeki siyasi konjonktürün etkisiyle,böyle bazı guruplar kendilerini,ülkenin en önemli gündem yaratıcı malzemelerinden biri olan futbol sahalarında göstermek istemiş olabilirler.Yine de bunun taraftarların,dolayısıyla şehrin çoğunluğu tarafından kabul gördüğünü söylemek de iddialı olur.***
Futbolu yakından izleyenlerce bilinen bir takımdır Athletic Bilbao.İspanya'nın Basklı vatandaşlarının milli takımı görünümündedir bu ekip.Bask kimliğini taşımayan hiç bir oyuncu bu takımın formasını giyemez.Böylece Basklılar devlet içinde devlet benzeri bir oluşumu futbol sahasında tezahür ettirmişlerdir.
Düşünsenize bir,tamamı Kürtler'den oluşan bir Diyarbakırspor'u...Böyle bir takımı Diyarbakır halkının ne kadarı arzular acaba?Maçlarda olay çıkaranlardan başka hiç kimsenin derdi değildir bu eminim;ki bu olaylara sebep olanların büyük bölümünün de böyle bir bilinç ya da istem halinde olduklarına asla ihtimal vermiyorum.
Söz açılmışken şu vurguyu da yapalım.Yazıda bahsi geçen sorunlar ele alındığına,Türkiyeli olmak vurgusu yapılır.Örnek olarak da genellikle Fransa seçilir.Bu ülkede yaşayan vatandaşların Faslı,Cezayirli,Türk,Senegalli,Ganalı vs. alt kimliklerine rağmen Fransızlık üst kimliğinde birleştikleri methiyelerle anlatılır.Oysa şurası göz ardı edilir.Orada söz edilenler gerçekten etnik unsurlardır.Önceden yerleşik olan Fransız halkının içine,geçim derdinin peşinde koşarak yerleşmiş göçmenlerdir.Yıllar boyunca horlanmışlıklarını,göz ardı edilmişliklerini bertaraf etmek için bu Fransızlık üst kimliğini istençli olarak benimsemişlerdir.Temsil ettikleri alt kimlik ulusal Fransa futbolunda söz sahibi oldukça,bu ülkenin değerli bireyleri konumunda hissetmektedirler kendilerini.
Ülkemizdeyse Kürt olmak,azınlık ya da etnik unsur olmakla eşdeğer değildir.Hatta Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu unsurlarından biri olmanın ötesinde,cumhuriyete adını veren milletten yüz yıllar öncesinde bu toprakları evleri olarak benimsemişlerdir.Vakıa Kürtçe'nin yasaklanması,öz dillerinde yazıp-çizmeleri,türkülerini dillendirmelerinin yasaklanması gibi ezalara da katlanmışlardır.Ancak devletin her kademesinde en üst mevkilere kadar yükselebilmişlerdir.Ayrıca Kürt dostlarımızın yaşadığı bölgelerin geri kalmışlığında devlet politikaları kadar kendi iç dinamiklerinden,aşiret düzenlerinden kaynaklanan sorunlar da baş rolü paylaşmıştır.
***
Konumuzun mihenk taşı şu...Son dönemlerde Diyarbakırspor sahasında görülen olaylar günümüz siyasi konjonktürüne paralel seyretmektedir.Şimdilik tribünlerdeki kışkırtılmış azınlık tarafından icra edilen olaylar,tribünlerin tamamını kapsamamalıdır.Aksi halde durum "Diyarbakırspor"dan "Athletic Diyarbakırspor"a doğru evrilecektir ki;bu da futbol sahalarından topluma sıçrayan dinamitlenmelere yol açacaktır.
Anadolu topraklarının ihtiyacı kardeşleşme kültürümüzün yeniden arz-ı endam eylemesidir.Buna aracılık edecek alanlardan birisi de spor,dolayısıyla bu alanda ülkemizde baş köşeyi tutan futboldur.Bunun için en az devletimiz,hükümet politikalarımız kadar Diyarbakır ve Kürt-Türk ayrımı olmadan tüm halkımızın da sağ duyusuna muhtacız.Diyarbakır'daki muameleye maruz kalan takımların taraftarları,Diyarbakırspor kendi şehirlerine geldiğinde aynı refleksi göztermemeliler.Aksi toplumsal ayrışma futbol sahalarında hız alarak yoluna devam edecektir.
FUTBOLUMUZUN PERİ MASALI İZLENCESİ
Kısacası çocuklarımızı prensler-prensesler,zenginlikler,sonsuza dek mutlu yaşamalar ile büyütürüz.
Masallardaki akıl oyunları,çabalamalar dahi hep zenginliklere endeksli mutluluklara erişmek uğrunadır.Kuru ekmek-soğan ile yetinmeyi seçmez Keloğlan;her daim peri padişahının sarayına ve kızına kavuşur.Prens bir kez olsun Külkedisi'nin köhnemiş evine yerleşip,ırgatlık yapma yolunu seçmez.Hayatın amacı zenginliktir çünkü...Buna erişmenin en kısa yolu ise sihirden geçer.Sihir;yani çalışmadan oldurulmuşa hazıra konuvermek...
Bu masallarla büyüte büyüte çocuklarımızı,günümüzün her ne olursa olsun köşe dönmeci zihniyetlerini yarattık.Alçak gönüllülüğü öğretmedik çünkü masallarımızda;maneviyatı veremedik.Mutlu yaşam ancak sırça sarayların sefahat alemlerinde olabilirmiş gibi anlattık hep...Hayatın amacı bu kadar basite indirgendi.Omuzuna çöken ağır yükleri taşıyarak değil;başkalarının kayırması,zaafları,hazıra konmalar,aldatmalarla erişilen zenginliklerle mutlu olunabileceği düsturunu kazıdık körpe zihinlere.
İşte o körpe zihinler büyüdüler,futbolun müdahili oldular ve endüstriyel futbol dümenini dayattılar.Günümüzün futbol düsturu da işte bu;"Paran varsa başarı da var.Paran yoksa başarıdan söz edemezsin.".
İyi güzel de para da parayı çekiyor işte.Paran varsa futbolcunun kralını alıyorsun.Bu futbolcuya saçtıkların forma satışı,kombineler,yayın hakları ve reklam anlaşmaları olarak geri dönüyor sana.Hem futbolcuya kazandırıyorsun hem de onun etinden,sütünden,yününden yararlanıyorsun.Tam anlamıyla bir "Vahşi futbolizm"...
Bu durum ülkemize de yabancı değil.Futbol takımlarımızın,özellikle de üç büyüklerin yabancı oyuncu tercihleri de buna paralellik izliyerek,ilginç oluyor.Büyüklerimiz belirlenmiş olan oyun şablonuna uyacak oyuncuları değil de isim yapmış oyunculara yöneliyorlar.
Transfer dönemlerinin manşetlerini Ronaldinho,Deco,Eto'o vs. süsledi bu sezon başında.Gerçi aynı senaryoları son bir kaç yıldır yoğun olarak okuyoruz.Tabi ki bu oyuncular revaçta iken alınamıyor.Ancak Ortega,Roberto Carlos,Baros,Kewell,Keita,Elano vs. gibi çaptan ve gözden düşünce geliyorlar Edirne'nin doğusuna.
Bu oyuncular orman perisinin sihrini yapacakları beklentileriyle transfer ediliyor.Baros ya da Elano topu bir öpecek,hoop top kupaya dönüşüverecek.Alex sahada öyle bir büyüyecek ki rakipleri bir lokmada sindirecek.Hatta şimdilerde Kayseri'nin Olembe,Makukula Ankaragücü'nün Vassel transferlerinde bile bunu görüyoruz.
Takımlarımız gökten düşen üç elmanın da kendi midelerine inmesi peşindeler.Geri kalanlar isterse aç kalsın,önemli değil.Öyle yabancılar alacaksın ki peri padişahının kızı senin oluverecek.
Başarı imgesi bu oldukça da futbolumuzun ilerlemesi mümkün değil.Kulüplerimiz,özellikle de büyüklerimiz dünya devleri ile rekabeti onların silahlarıyla yapamayacaklarının farkına varmalılar.Mutluluğa kuru soğan-ekmeğin yanında içilen buz gibi bir ayranla,köhnemiş bir çiftlik evinde de erişilebileceğinin ayrımında olmalılar.
İşte bu kuru soğan-ekmek ve ayranla mutlu olabilmek,alt yapıdan oyuncu yetiştirebilmeyi getirecek.Başarı için büyük paralar harcamanın önüne geçmek demek olacak.Aldığın yabancıların forma sattırmaktan öte anlamlarla belirlenmesine yol açacak.
Peri masalı ile değil,hayatın gerçek anlamlarıyla büyüyen Türk futboluna kavuşmak ümidimiz bizi her zaman ayakta tutacak.Sonsuza kadar mutlu yaşamak değil,yaşamının son anına kadar mutlu olmak düsturunu benimsemiş kulüplerimize kavuşmak umuduyla...
24.08.2009
ŞAMPİYON RUHU KAYBOLUR MU?
Futbolla tanışıklığınız 70'li yılların ikinci yarısı ile 80'lerin ilk yarısı arasına rastlıyorsa,aklınızda kalacak en önemli futbol takımı Trabzonspor olacaktır.Bu dönemi ifade eden 1975-76 ile 1983-84 tarih aralığındaki 9 sezonun 6'sını şampiyonlukla neticelendirmişti Trabzonspor...Bunlara bir de toplam 11 adet Federasyon(Şimdilerde Türkiye) Kupası,Cumhurbaşkanlığı Kupası(Şimdinin Süper Kupa'sı) ve günümüzde muadili olmayan Başbakanlık Kupası'nı da eklersek günümüze dek süren Trabzonspor efsanesinin kaynağı anlaşılabilir.
Karadeniz ekibinin bu başarıları,onlara kendi şehirleri dışından taraftar da kazanmalarını sağladı.Böylece gelenekselleşmiş "3 Büyükler" tanımının "4 Büyükler" olarak evrilmesini sağladılar.1984'ten sonra oynanan 26 sezonda ise lig şampiyonluğu göremediler.Bu 26 sezonda sadece 8 kez resmi kupa zaferleri oldu.Söz konusu dönemde ligde başarılı olamasalar da Avrupa'da oldukça başarılı sonuçlara imza attılar.Ligde ise şampiyonluğa en fazla yaklaştıkları sezon 1995-96'da yaşandı.Malum sezonda şampiyonluk için beraberliğin dahi yeteceği ve 1-0 öne geçtikleri,dahası oyun olarak da ezdikleri Fenerbahçe'ye kendi evlerinde2-1 yenilerek şampiyonluğu kaçırmışlardı.İşte o günden bu yana gittikçe olumsuzluklara doğru yuvarlandılar.
Dönem dönem toparlanır gibi olsalar da bir türlü istenen sonuç alınamıyor.Yapılan transferler,ülkenin en önemli teknik adamları ile çalışmalar,kalbur üstü futbol yıldızları yetiştirmelere rağmen başarılamıyor bu...Sürekli olarak,6 şampiyonluğun elde edildiği dönemdeki "Doğuştan Trabzonlu" oyuncular gibi bir jenerasyon yetiştirilmeden şampiyonluğun kazanılamayacağı telaffuz ediliyor.Zaman zaman bu denenmeye çalışılsa da durum aynı;sıfıra sıfır,elde var sıfır...Bence ise tek sorun,eski yıllarda elde edilen şampiyonluk ruhunun kaybedilmesi.
Eski oyuncular gibi yeteneklerin yetiştirilememesi,yerli yıldızların İstanbul'u tercih etmeleri,İstanbullular'ın Bizans oyunları,diğer büyüklere oranla ekonomik durumun kötülüğü arka planda bence.
Günümüzdeki Trabzonspor taraftarlarının büyük çoğunuluğu lig şampiyonluğu görmediler.Uzun yıllardır kadrolarında şampiyonluk yaşamış oyuncu bulunmadı.Hatta apolet takmış teknik adam ve yönetimlerle de pek çalışamadılar.Tüm bunlarsa kulübün kültüründeki "Şampiyon" ya da "Kazanan Ruhu"nun törpülenmesine yol açtı.Çünkü takımın oyuncusu,teknik adamı,yöneticisi,taraftarı şampiyon refleksine,şampiyonluk yolunda yıkılmadan yürüme deneyim ve becerisine sahip değiller.Bu da 1996'nın kendi evinde kendi elleriyle kaybedilen şampiyonluğuna yol açıyor.Hatta geçen sezon çok üstün ve baskılı oynamalarına rağmen kendi
sahalarında kaybettikleri Konyaspor ve Denizlispor maçları da sadece bu ruh eksilmesinin neticesi.Bu maçlara yine içeride puan kaptırılan İstanbul Belediye maçını da dahil edebiliriz.Saydığımız bu maçlar,geçen sezon için,doğrudan şampiyonluğun kaptırılmasına yol açtılar.
Ligimizin diğer şampiyonluk yaşamış 3 İstanbullusu ise,Trabzonspor gibi yalpaladıkları sezonlar geçirmelerine rağmen bunu başka sezonlarda şampiyonlukla telafi edebilmişlerdir.Bu ise bahsettiğimiz şampiyonluk,kazanma alışkanlıklarının sönmesini engellemiştir.
Trabzonspor 1995-96 ve 2008-09 sezonlarında sadece şampiyonluğu değil,ona her ne olursa olsun erişebilme potansiyelini de yitirmiştir.Bu iki sezon Trabzonspor tarihinin kırılma noktalarıdır.Bundan sonraki yıllar çok daha zor geçmeye adaydır.Bu sezonun ilk 3 haftasındaki yalpalamalar da bunun eseridir.
Sezon sonu ne olur bilemeyiz;ama bu sezon başı Galatasaray ve Fenebahçe'de gördüğümüz,berbat bir sezonun ardından gelen toparlanmanın başat unsuru işte bu kazanan ruhu ve kültürüdür.
İşte bu yüzden Trabzonspor en kısa sürede mutlu sona erişecek yapılanmayı kurmalıdır.Yoksa kovalanan şampiyonluklar yakın geçmişte şahit olduğumuz Kocaelispor,Gaziantepspor,Sivasspor örneklerinde olduğu gibi"Sürpriz kovalayan;ama koşuyu tamamlamaya nefesi yetmeyen sıradan bir Anadolu takımı" görüntüsünden asla kurtulamayacaklar.
18.06.2009
ASLA SUSMA... VUVU"ZZZZZ"ELA...
Güney Afrika tribünlerinden yükselen bir çığlık dolduruyor kulaklarımızı bugünlerde.Dünya Kupası'nın provası olan Konfederasyon Kupası için televizyonları başına oturan milyonlar,dehşedengiz bir sesle irkiliyorlar.Dev bir arı kovanıymışçasına vızıldıyor tribünler."Ne zaman bitecek?" diye beklenen bu müthiş vızıltı ise bir türlü dinmek bilmiyor.Ekranlardan kulaklarımıza dolan bu ses,sahada futbolu icra edenlerce de eleştiriliyor.Konsantrasyon ve iletişim zorluğu doğurduğu gibi nedenlerle istenmeyen bir ambiyans söz konusu ediliyor.
Hatta FIFA,daha önce vuvuzelanın bu turnuvada kullanılmasını yasaklamıştı da...Gerekçe olaraksa,bu aletin,holiganlar tarafından bir silah olarak kullanılabileceği belirtilmişti.2008 temmuzunda bu yasak kaldırıldı.Afrika'ya has olan bu sesin susturulmasının yanlış olacağı söylendi.
Afrika"sız"lara rahatsızlık veren bu aletin,Afrikalılar içinse önemi büyük.Kabile köylerinde,toplantı yapılacağı zaman geyik cinsi bir hayvan olan "Kudu" boynuzundan yapılmış bu alet üfürülür ve toplantı için bir araya gelinmesi sağlanırmış.Kısacası bu ses ile kişiler arasında bir "Davet-İcabet" müessesesi teşkilmiş.Şimdilerde de futbol sahalarında toplanmanın,bir amaç için tribünleri doldurmanın alameti farikası olmuş vuvuzela,Güney Afrikalılar için;ayrıca,taraftarların takımlarına olan sadakatlarının ve kendilerini takımlarına adamışlığın bir göstergesi olarak da hayat buluyor vuvuzela...
Vuvuzela,özellikle 1990'larda,kudu boynuzu yerine plastikten yapılmış olarak sahalarda görünmeye başlamış.2000'li yıllarda ise ülkenin tüm stadlarına yayılı hale gelmiş.
Güney Afrikalılar dışında herkese rahatsızlık veren bu sesi beğenmeyen Batılılar,onu ıslah etmeye karar vermişler.Tıpkı yakın geçmişte,Kara Kıta'yı kendi emellerine göre şekillendiren ataları gibi...Pedro Espi Sanchis adlı İspanyol bir müzisyen,Batılı kulağında kakofoniden başka bir şey ifade etmeyen vuvuzelayı,düzenli(!) seslerin kulakları okşadığı bir orkestral müzik haline getirmeyi denemiş.Doğrusu,vuvuzelanın hem stadlardaki kaotik uğultusunu hem de notaların rotasını çizdiği orkestral tınılarını duymuş biri olarak,kesinlikle ilkini tercih ediyorum.Çünkü vuvuzeladan notalara dökülmüş,düzenli bir melodi çıkarmak;Afrika savanlarının kralı aslandan,evcil bir kedi yaratmaya çalışmaktan farksız.
Tüm Batılılar,tüm beyazlar ya da tüm biz modernler,artık Afrikalıları ve onların değerlerini olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmeliyiz.Onları mutlaka ehlileştirilmesi gereken ilkeller olarak değil de,kendilerine özgü kültürleri ile yaşamaya çalışan "İnsan"lar olarak görmeye başlamalıyız.Bırakalım Dünya Kupası boyunca vızıldasın vuvuzelalar.Bırakalım kulaklarımızı çınlatsın,bize teneke kazıntısı gibi gelen bu sesler.Şimdiye kadar biz söyledik,onlar dinlediler,hoşlanmasalar bile;biraz da onlar söylesin biz dinleyelim,hoşlanmasak bile.Bırakalım bu vuvuzelalar,bize farklılıkların katlanılabilir olgular olduğunu hatırlatsın.
Bütün Dünya'da seyirci profili aynılaşmaya,tezahüratlar,şarkılar bile kopya edilmeye başlamışken;bırakalım da,rahatsız edici de olsa,farklı bir ses duyursun bizlere Kara Afrika...
Kulaklarımıza düzensizlik abidesi gibi geliyor vuvuzela,bu doğru;ama Kara Kıta'yı,düzenli aşağılamalarla sömürenler de biz değil miydik?Öyleyse nasıl inandırabiliriz onları düzenin yüceliğine?
Vuvuzelanın çığlığını çok görmeye hakkımız yok...
Değil mi ki bu insanların dilini,dinini,ismini aldık ellerinden.Bari bırakalım da sesleri kendilerinin kalsın,yüzyıllar öncesinin hatıraları ile nefeslenen...
4.06.2009
EFSANE GERİ DÖNDÜ ! ( 'Bizim Oğlan' haydi görelim seni...)
Her futbol takımının mazisinde,büyük övgüler ya da sövgülerle anılan eşofmanlı neferleri vardır mutlaka.İstisnalar seyrek olsa da iyi çalıştırıcılar,ekseriyetle,futbolun içinden gelmiş emektarlardan çıkar.Bu cümleden olarak da büyük çalıştırıcılara kavuşma özlemi duyan kulüpler,takımları başında eski efsane oyuncularına şans verirler kimi zaman.Onları,eski futbolculuk kariyerlerinde elde ettikleri başarılarla özdeşleştirdikleri için de aynısını beklerler yine...Beklenen büyük zaferler de olabilir erişilen;tezatı olan hüzünler de...
Bu düşünceden hareketle,eski efsaneleri yeniden gerçeğe dönüdürme çabalarına bir göz atalım şimdi...Gerek yabancı gerek yerli,ekol olmuş futbol kulüplerine bir göz atalım.

İlk olarak Avrupa'nın devlerinden başlıyoruz.Buradaki kriterimiz ise hem futbolculuk hem de çalıştırıcılık dönemlerinde,kulüp bazında Avrupa kupalarında ve ulusal liglerde mücadele edilmiş olması.Bundan mütevellit olarak ilk Avrupa kulüpler turnuvalarının başladığı 1955-56 sezonundan itibaren hareket ediyoruz.Bu da yaklaşık olarak son 55 yıla tekabül ediyor.
Ayrıca değerlendirmeye tabi tutulan ekipler,ulusal ve uluslararası sahada,günümüzde de hala başarıyla mücadele eden kulüplerden seçildi.Bunlar ülkelerinde ve Avrupa'da en fazla şampiyonluk ve final görmüş takımlardır.
İTALYAN KULÜPLERİ
İtalyan kulüplerinin sıkça antrenör değiştirdiğini görüyoruz.İtalyanlar'ın bir başka ortak özelliği de efsanelere fazla rağbet göstermedikleri ve uzun süreli görev vermekten kaçınmış olmaları.
AC Milan :
Bu kulübün en önemli efsanelerinden olan Carlo ANCELOTTI,hem futbolcu hem de teknik adam olarak taraftarlarının yüzünü ağarttı.Futbolculuğunda 1987/92 sezonları arasında 3 ulusal(2 Serie A,1 İtalya Süper Kupası) ile 6 uluslararası(2 Şampiyon Kulüpler Kupası/Ligi,2 Avrupa Süper Kupası,2 Kıtalararası Kupa) olmak üzere 9 kupa kaldırdı.
Çalıştırıcı olarak görev yaptığı 2001/2009 sezonları arasındaysa 3 ulusal(1'er Serie A,İtalya Kupası,İtalya Süper Kupası) ile 5 uluslararası(2 Şampiyonlar Ligi,2 Avrupa Süper Kupası,1 Kıtalararası Kupa) kazandı.
Böylece şu an 110 yaşında olan AC Milan'ın kazandığı 29 ulusal kupanın 6'sında,18 uluslararası kupanınsa tam 11'inde futbolcu ya da teknik direktör olarak rol oynamış oldu Ancelotti...Eh,onun için efsane lafı az bile galiba!
Bir AC Mİlan efsanesi de Fabio CAPELLO...Futbolcu olarak 1976/79;teknik direktör sıfatıyla da 1991/96 ve 1997/98 sezonlarını içine alacak şekilde,iki dönem AC Milan kadrosunda bulundu.Oyunculuğunda 2 ulusal(1 Serie A,1İtalya Kupası) zafer alabilen Capello,teknik adam olarak çok daha başarılı oldu.Bu süreçte 7 ulusal(4 Serie A,3 İtalya Kupası) ve 2 uluslararası(1'er Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Süper Kupası) onuru yaşadı.
Bahsettğimiz süre içerisindeki 40'a yakın teknik patron arasında,uzun süreli görev yapmış son AC Milan efsanemiz Nils LIEDHOLM...1949/61 arası futbolcu;1963/66,1977/79 ve 1984/87 arası da teknik direktör olarak hizmet vermiş.Bu sürelerde ise sadece oyunculuğunda 4 tane İtalya Ligi şampiyonluğu var.12 yıl futbolculuk ve aralıklarla 8 yıl çalıştırıcılık olmak üzere 20 yılda sadece 4 ulusal lig şampiyonluğu çok büyük bir başarı sayılmayabilir belki de.Ancak Liedholm,AC Milan taraftarının gözünde değerini yitirmeyecektir mutlaka.
Juventus FC :
Sınırlandırdığımız sürede görev yapan 30 civarı teknik adamdan sadece 2 tane efsaneye uzun süreli görev verilmiş.
Yine sondan başa giderek,sözü Didier DESCHAMPS ile açıyoruz.Futbolculuk yıllarında 1994/99 sezonlarında giymiş Juve formasını...Yeşil sahaların içinde 6 ulusal(3 Serie A,1 İtalya Kupası,2 İtalya Süper Kupası) ve 3 uluslararası(1'er Şampiyonlar Ligi,Avrupa Süper Kupası,Kıtalararası Kupa) sevinci yaşadı.
Deschamps'ın Juve'deki tek sezonluk teknik adamlık deneyimi,takımın Serie B'ye düşürüldüğü ve tekrar Serie A'ya çıktığı sezon oldu.
Sırada,Fabio CAPELLO var.1969/76 yıllarındaki oyunculuk performansını sadece 3 İtalya Ligi başarısıyla süsleyebildi.Teknik direktör olarak görev yaptığı her iki sezonu da(2004/06) Serie A şampiyonluğuyla noktaladı.Ancak bu şampiyonluklardan ikincisi,takımın karıştığı "Calciopoli Skandalı" nedeniyle elinden alındı.Ayrıca Juventus Serie B'ye düşürüldü.
İnter Milan :
Onlar da teknik adam konusunda istikrarı yakalayamadılar.Baz aldığımız ölçütler içerisinde 40'tan fazla teknik adama iş verdiler;ama hepsini de aynı hızla sonlandırdılar.
Internazionale,sadece iki efsanesine birer yıl dayanabildi,teknik adamlıkta.
İlk ele alacağımız Marco TARDELLI,aslında futbolcu olarak da sadece iki sezon forma giymişti.Bu futbol adamı 1985/87 yıllarında oyuncu,2000/01 sezonundaysa teknik direktör olarak hiç bir zafer kazanamadı.Kendisne aslında bir Juventus efsanesi demek de daha doğru olacaktır.
Luis SUAREZ ise futbolculuğunda(1961/70) kazandığı 3 Serie A ile 2'şer Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ve Avrupa Süper Kupası ile onurlandı.1975,1992,1995 yıllarındaki kısa süreli teknik adamlık maceraları ise hüsranla neticelendi.
İnter,bir kaç eski yıldızına daha koçluk görevi verdi;ancak hepsi de kısa süreli ve istenilenden uzak performanslarla dolu oldular.
Göz önüne serildiği gibi,İnter bu denemelerden hiç bir fayda görememiş.
İspanya'da başat olarak iki büyük ön plana çıkıyor.Bunlarsa tabi ki Real Madrid ve FC Barcelona...Ön plana çıkadığımız son 55 yılda her iki kulüp de 20'den az teknik adama görev vererek çok da kötü bir istikrar tablosu çizmemişler.Aşağıda incelenen efsaneler,yine sondan-başa doğru ele alınmıştır.
Real Madrid :
İlk olarak 1988/90 yıllarında futbolcu,2007/08'de ise teknik adam olarak "Krallar"a hizmet veren Bernd SCHUSTER' e bakalım.İspanya sınırlarında futbolcu olarak;2 La Liga,1 İspanya Kral Kupası 1 de İspanya Süper Kupası kaldırmış havaya.Avrupa'da ise başarıları uzaktan izlemiş.
Koç olarak çalıştığı tek Real sezonundaysa yine Avrupa'ya uzak durup,sadece La Liga ve İspanya Süper Kupası ile yetindiğini görüyoruz Schuster'in.Bu performansın da eski futbolculuk dönemine eş değer olduğu söylenebilir.
Ve tonton dedemiz Vicente del BOSQUE...1973/84 arası 11 yılda 5 La Liga 4 de İspanya Kral Kupası sevinci yaşamış,İspanya'da.Avrupa'da ise Real ile hiç bir zafer kazanamamış futbolculuk yıllarında.
Teknik adam Bosque ise 1999/2003 arası 4 sezon ezmiş Bernabeu çimlerini...Bu süreye 2 La Liga,1 İspanya Süper Kupası sığdırmış.Uluslararası arenadaysa 2 Şampiyonlar Ligi,1 Avrupa Süper Kupası,1 Kıtalararası Kupa alarak "Oleee!" çektirmiş taraftarlarına.Görünen o ki saha kenarında daha bir efsaneleşmiş Bosque,saha içine göre...
Jorge VALDANO'ysa oyuncu olarak(1984/87) her 3 sezonunda da İspanya Ligi'ni ve 2'sindeyse UEFA Kupası'nı kazanmış.
Takımın başında bulunduğu 2 sezondaysa(1994/96) sadece 1 lig zaferiyle yetinmiş.Dolayısıyla efsaneliğe,futbolculuk kariyeriyle imza atmış Real'de...
Rael Madrid'in en büyüklerinden biri kuşkusuz Alfredo di STEFANO'dur.Topu sahada sürüklediği yıllarda(1953/64) içerde 8 La Liga,1 İspanya Kral Kupasısı;dışarda 5 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ve 1 Kıtalararası Kupa zaferleri yaşamış.Ancak 1990/91 sezonuna denk gelen tek koçluk çalışmasında sedece İspanya Süper Kupası'nı alabilmiş.
Bir büyük efsane de Luis MOLOWNY...Kıstas aldığımız ölçüler içerisinde 1 La Liga,2 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası zaferi var.Ancak teknik direktörlük kariyeri daha bir parlak Malowny'nin.1974,1977/79,1982 ve 1985/86 sezonlarında 4 kez çalıştırmış Madrid'in beyaz formalılarını.Bu yıllarda 3 La Liga,3 İspanya Kral Kupası,1 İspanya Lig Kupası ve dış maçlardaysa 2 UEFA Kupası kazanarak,ölümsüzlüğünü perçinlemiş Real Madrid tarihinde.
İşte gerçek bir efsane daha...Miguel MUNOZ...Onun futbolculuk döneminde de,ele aldığımız 1955/56 öncesini hesaplarımıza katmıyoruz.Real'de 1958'de sona eren oyunculuk kariyerinde 2 La Liga 2 de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası başarısı var.Hadi söyleyelim,baz aldığımız tarihlerden önce de 2 lig zaferi tatmış.
Çalıştırıcılık yaptığı 1959 yılı ve 1960/74 sezonları arasındaysa içerde 9 La Liga,2 İspanya Kral Kupası;dış arenada 2 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,1 Kıtalararası Kupa almış.Bu kupalarsa toplamda 14 şampiyonluk ile Munoz'u Real Madrid tarihinin en fazla şampiyonluk kazanan teknik adamı yapmış.
Real Madrid,tüm eski tüfeklerinden,görev aldıkları sürelere bakılarak,fayda sağlamış.
FC Barcelona :
Tabi ki Josep GUARDIOLA'dan başlıyoruz.1990/2001 arasında formasını sırtına geçirip,sahada ter akıtmıştı Guardiola.Bu ünvanı taşırken 6 La Liga,2 İspanya Kral Kupası,4 İspanya Süper Kupası,1 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,1 Avrupa Kupa Galipleri Kupası ve 2 Avrupa Süper Kupası olmak üzere;12'si ülke içi,4'ü Avrupa arenası,toplam16 kupa kaldırmış.
Geride bıraktığımız 2008/09 sezonunu Li Liga,İspanya Kral Kupası ve Şampiyonlar Ligi zaferi ile tamamladığını söylersek,efsanenin devam ettiği açıkça ortaya çıkar.
Ölümsüz efsane arayanlar buyursun.Huzurlarınızda Johan CRUYFF...1973/78 yıllarında sadece La Liga ve İspanya Kral Kupası'nı alabilmesi,muhteşem oyunuyla efsaneleşmesini engelleyememiş.
1988/96 yılları arasında takımın başına geçen Cruyff 4 La Liga,1 İspanya Kral Kupası ve 3 İspanya Süper Kupası'na;Avrupa'dan getirilen 1'er tane Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,Avrupa Kupa Galipleri ve Avrupa Süper Kupa'sını da ekleyince,toplamda 11 kupa ile Barça tarihinin en çok kazanan hocası apoletini takıvermiş omuzlarına...
Barcelona tarihinin en iyi futbolcularından biri olarak forma giyen Joaquin RIFE'yse bu dönemini(1964/76) 1 La Liga,2 İspanya Kral Kupası ve 1 adet de Avrupa Fuar Şehirleri Kupası alarak kapamış.
1979/80 sezonundaki patronluğunuysa 1 Avrupa Kupa Galipleri Kupası ile noktalamış.
Barcelona'nın efsanelerinin de saha kenarı denemelerinden yüz akıyla çıktığını söyleyebiliriz.

İngilizler'e bakınca kolay kolay teknik adam harcamadıklarını görüyoruz.Genellike 10 ve altında koç ile çalışmışlar mevzubahis dönemi.
Liverpool :Futbolculuğuna efsane demek ne kadar doğru olur bilmem ama,Roy EVANS'tan söze başlayacağız.1965/74 yılları arasında kadroda yer almasına rağmen sadece 9'u lig olmak üzere toplam11 maçta sahaya çıkabilmiş.Bu yüzden futbol oynadığı dönemin başarılarını sıralamıyoruz.Takımı çalıştırdığı 1994/98 yıllarındaysa sadece bir Lig Kupası(Carling Cup) elde edebilmiş.
Futbolculuğundaki başarıları mumla aratan bir teknik adam olmuş,ligimizden de aşina olduğumuz Graeme SOUNESS...1978/84 sezonlarındaki oyunculuğunda 12 ulusal(5 İngiltere Ligi,4 İngiltere Lig Kupası,3 Charity Shield) ve 5 uluslararası(3 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,1'er tane Avrupa Süper Kupası ile Kıtalararası Kupa) kazanırken;çalıştırıcılığında(1991/94) sadece bir FA Cup kazanabilmiş.Ayrıca bu dönemde efsane karizmasına ciddi çizikler de attırmış.
Gerçekten bir Liverpool efsanesi olan Kenny DALGLISH'te sıra...Topun fiili kovalayıcısı olduğu 1977/90 sezonlarında 16 ulusal(6 İngiltere Ligi,1 FA Cup,4 İngiltere Lig Kupası,5 Charity Shield) ile 3 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,1 tane de Avrupa Süper Kupası başarısının mimarlarından olmuş.Bu kupalarından 6 tane ulusal kupayı 1985/90 yılları arası yaptığı menejer-futbolculuk döneminde kucaklamuş.Sadece menejer olduğu 1990/91 sezonunuysa Charity Shield zaferiyle kapatmış.
Manchester United :Tek "Bizim Oğlan" denemesini Wilf McGUINESS ile yaşamış ManU...Oyuncu olarak 1954/59 yıllarında 2 İngiltere Ligi,2 de Charity Shield kazanmış.1969/70 sezonundaki menejerliği ise başarısız sonuçlanmış.
Tek sezonluk denemesinden ağzı yanan ekip,bir daha bu girişime yeltenmemiş bile.Chelsea :
3 dönemde inceleyebiliriz Gianluca VIALLI'yi...1996/98 arası futbolculuğunda 1'er tane FA Cup,İngiltere Lig Kupası,Avrupa Kupa Galipleri Kupası ve Avrupa Süper Kupası görmüş.1998/99 sezonundaki menejer-futbolcu yaşamı kupasız geçmiş.1999/2000'deki teknik direktörlüğündeyse 1'er FA Cup ile Charity Shield zaferini yaşatmış.
Chelsea'nin bir diğer yakın dönem efsanesi de Ruud GULLIT...1995/96'daki futbolculuğunda kupa görememiş.1996/98 arasındaki,İngiliz klasiği,menejer-futbolculuğundaysa 1 tek FA Cup alabilmiş.John COLLINS futbolcu olarak yaşadığı(1963/75 ve 1983/84) 1'er İngiltere Ligi ve İngiltere 2.Ligi ile FA Cup şampiyonluklarına;hoca olarak(1985/88) sadece Heyzel Faciası'nda ölenler anısına düzenlenen Full Remembers Cup zaferini ekleyebildi.
Yine efsaneliği tartışılabilecek(sadece 4 lig maçında forma giymiş) Tommy DOCHERTY krampon bağladığı tek sezonunda(1961/62) kupa göremezken;1961/67 arasında takımı çalıştırıken yalnızca 1 adet İngiltere Lig Kupası alabilmiş.Arsenal :
1966/72 arasında formasını terletirken gördüğümüz George GRAHAM,bu döneminde 1'er İngiltere Ligi,FA Cup ve Avrupa Fuar Şehirleri Kupası kaldırmış.Takımın başına geçtiği 1986/95 yıllarında daha başarılı omuş.Takım elbiseli yıllarında 2'şer İngiltee Ligi ve İngiltere Lig Kupası ile 1'er FA Cup ve Avrupa Kupa Galipleri Kupası kazanarak kulübünün gerçek efaneleri arasına adını kazımış.
Don HOWE,Arsenal'de futbol oynadığı yıllarda(1964/66) da teknik adamlık kariyerinde(1983/86) de hiç zaferin tadına varamamış.Aynı şekilde Terry NEILL da ne futbolcu(1959/70) ne de menejer(1976/83) olarak geçirdiği toplam 18 Arsenal yılında hiç gülememiş.
ALMANYA'NIN EN BÜYÜĞÜBayern Münih :
Alman futbolunun en büyük golcülerinden Jürgen KLINSMANN,gollere saha içinde sevinirken Bayern ile(1995/97) 1'er tane Bundesliga,Almanya Lig Kupası ve UEFA Kupası kazanmış.Geçtiğimiz sezonla(2008/09) sınırlanan teknik patronluğuysa,başarısız dahası sezon sonunu bile göremeden tamamlandı.Almanlar'ın "İmparator"u Franz BECKENBAUER sahalarda eserken,Bayern ile birlikte(1964/77) 4'er Bundesliga ve Almanya Kupası ile 3 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası,1 UEFA Kupası,1 de Kıtalararası Kupa kazandı.1993/94 sezonundaki saha kenarı patronluğunu Bundesliga zaferiyle süsledi.Ayrıca bir de 1995/96 seonunun son 1 ayında görev aldı.Bu yılı bitiren UEFA Kupası zaferindeki kısa süreli rolüyse tartışılır.
Danimarkalı Sören LERBY futbolcu olarak(1983/86) 2'şer Bundesliga ve Almanya Kupası şampiyonluğu yaşadı.1991/92'deki menejerlik deneyimiyse sezon ortasında bitti.Zaten bir daha da hiç bir takımı çalıştırmadı.
GELELİM KENDİ BÜYÜKLERİMİZEBüyüklerimizi,profesyonel ligimizin kurulduğu 1959 yılından itibaren değerlendireceğiz.
Fenerbahçe :Oğuz ÇETİN 1988/96 arasında,futbolcu olarak 2 Türkiye Ligi,1 Cumhurbaşkanlığı Kupası,2 Başbakanlık Kupası kazandı.Teknik Direktör olarak 2002/03 sezonunun ikinci yarısında göreve geldi;ancak sezonu tamamlayamadı.
1999/2000 sezonu iki efsanenin birden,Fenerbahçe'deki hocalık kariyerini bitirdi.Sezona başlayan Rıdvan DİLMEN,daha 5. haftada istifa etti.Oysa futbolcuğunda,sakatlıklar nedeniyle çok az oynamış da olsa,1987/95 arasında aldığı 1 Türkiye Ligi,1 Cumhurbaşkanlığı Kupası ve 1 Başbakanlık Kupası ile efsaneşleşmişti.
Yukarıda anlattığımız sezonun son 19 haftasında çalışan Turhan SOFUOĞLU da kupa kazanamadı.Futbolculuğunda 1988/91 arasında 1'er Türkiye Ligi,Cumhurbaşkanlığı Kupası ve Başbakanlık Kupası kazanmıştı.
Erol TOGAY,1978/81 yılları arasında futbol takımında oyuncu olarak yer aldı.1'er tane Türkiye Ligi,Federasyon Kupası ve Başbakanlık Kupası kazandı.1990/91 sezonunda sadece 3 maç takımı çalıştırdı.
Birol PEKEL 1963/68 arasında top oynadı,sarı-lacivert formayla.3 Türkiye Ligi,1'er de Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı Kupası kazandı.1987/88 sezonu içinde kısa bir dönem teknik direktörlük yaptı.
Ziya ŞENGÜL,1964/75 arasında forma giydi5 Türkiye Ligi,2 Federasyon Kupası,3 Cumhurbaşkanlığı Kupası,1 Başbakanlık Kupası ve 1 Atatürk Kupası zaferi yaşadı.1979/80 sezonunda,adet olduğu üzere kısa bir dönem takımı çalıştırdı.
Şükrü ERSOY,1961 yılında takımdan ayrıldı.Bu süreye kadar oynadığı üç profesyonel lig sezonunda 2 Türkiye Ligi şampiyonluğu yaşadı.1979/80 sezonunun başında yine o da kısa bir süre takımı çalıştırdı.
1963 yılına dek 5 profesyonel lig sezonu yaşadı Nedim GÜNAR.Bu sürede 2 Türkiye Ligi şampiyonluğu aldı.Teknik adam olarak 1976/77 sezonunda az bir süre görev yaptı.
1969/75 sezonları arası takımın kalesini beklemişti Ilie DATCU.3 Türkiye Ligi,2 Cumhurbaşkanlığı Kupası,1'er de Federasyon Kupası ve Başbakanlık Kupası aldı.1976/77 sezonunun başlarında takımın patronuydu.
Gerçek Fenerbahçe efsanelerinden Basri DİRİMLİLİ 1965'te futbolu bırakana kadar 4 tane profesyonel Türkiye Ligi şampiyonluğuna imza attı.1969/70 sezonunun bir bölümünde takımı çalıştırdı.Sezon sonuna kadar görevde kalmasa da,bu yılda kazanılan şampiyonlukta emeği geçmiş oldu.
Galatasaray :
Galatasaray,1996-2000 sezonları arasında,tarihinin en parlak dönemini yaşadı.Üst üste alınan lig ve kupa şampiyonluklarına UEFA Kupası da eklendi.Bu tarihten sonra da her başı sıkıştıklarında o dönemin efsanelerine baş vuruyorlar.Ancak eskinin aksine hepsi de hüsranla sonuçlanıyor.
Son olarak bu sezon Bülent KORKMAZ yaşadı bu durumu.Galatasaray da oynadığı 21 yılda(1984/2005) 21 ülke içi şampiyonluk(8 Türkiye Ligi/Süper Lig,6 Federasyon/Türkiye Kupası,5 Cumhurbaşkanlığı Kupası,2 Başbakanlık Kupası) gördü.Buna birer tane de UEFA Kupası ve Avrupa Süper Kupası'nı ekledi.Bu sezon işler kötü gitmeye başlayınca,takımın patronu oldu;ancak akıbeti zaten biliniyor.
Ondan önce bir dönem,yine o efsane kadronun en büyük değeri olan Gheorghe HAGI vardı.2000 UEFA Kupası ile Avrupa Süper Kupası ve o dönem ülke içi başarılarının(4 Süper Lig,2 Türkiye Kupası,1 Cumhurbaşkanlığı Kupası) baş mimarı,şans bulduğu 1 yılda(2004/05) sadece Türkiye Kupası'nı aldı.
Takımın başarılı olan tek efsanesi Fatih TERİM oldu.Galatasaray'daki futbolculuk döneminde(1973/84) hiç lig şampiyonu olamadı.2'şer Türkiye Kupası ve Başbakanlık Kupası,1 Cumhurbaşkanlığı Kupası aldı.4 sezonluk(1996/2000) ilk teknik adamlığındaysa 4 Süper Lig,2'şer Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı Kupası,1'er Atatürk Kupası ve UEFA Kupası kazandı.Takımın başına ikinci gelişi olan 2003/2004 sezonunun sonunu göremedi.
1983/84 sezonunda sadece 8 maç forma giyen ve başarı göremeyen Mustafa DENİZLİ,başarılara hocalığında ulaştı.1987/89 arasında 1 Türkiye Ligi şampiyonluğu ve 1 Türkiye Kupası;1992/92 arasında 1 Türkiye Ligi zaferi ve 1 Cumhurbaşkanlığı Kupası elde etti.
Turgay ŞEREN,1949'dan 1966 yılına kadar sarı-kırmızıların kalesini korudu.Baz aldığımız 1959'daki profesyonel lig kuruluşundan itibarense 2 Türkiye Ligi,4 Türkiye Kupası,1 Cumhurbaşkanlığı Kupası aldı.Hocalık yaptığı 1979/80 yılındaysa Başbakanlık Kupası'nı kazandı.
Coşkun ÖZARI profesyonel ligimizde sadece ilk sezon olan 1959'da forma giydi ve hiç bir şey kazanamadı.Ancak öncesinde yaptıkları ve kazandıkları ile efsaneleşmişti zaten.Takımı çalıştırdığı 1978/79 sezonununda ise hiç bir başarı elde edemedi.
Beşiktaş :
Beşiktaş'ın 3 kez "Efsane futbolcudan teknik adam yapma" deneyimi var.
Ertuğrul SAĞLAM top kovalarken 1994/2000 yılları arasında 1 Türkiye Ligi,1 Türkiye Kupası,2 Cumhurbaşkanlığı Kupası,1 Başbakanlık Kupası ve 1 Atatürk Kupası zaferi kazandı.2007/09 yıllarındaki teknik adamlık denemesi ise 2. yılının başlarında,hiç başarı kazanamadan nihayete erdi.
Takımda 1997/2006 yılları dahilinde forma giyen Tayfur HAVUTÇU,2007 yılını son 2 maçında "İdareten" görev almış.Bu nedenle de futbolculuğunda eriştiği 1 Türkiye Ligi,2 Türkiye Kupası ve 1 de Cumhurbaşkanlığı Kupası zaferlerine yenisini eklemesi de mümkün olamamış.
1980/96 arası takımın "Atom Karıca"sı olan Rıza ÇALIMBAY bu devrede 6 Türkiye Ligi, 3 Türkiye Kupası,4 Cumhurbaşkanlığı Kupası,1 Başbakanlık Kupası kaldırdı.2005/06 sezonunda takımın başına geldi;ancak sadece 9 hafta dayanabildi.
Rasim KARA,tartışmasız Beşiktaş'ın en efsane kalecilerinden birisiydi.1975/84 arasında 1 Türkiye Ligi ve 1 Başbanlık Kupası zaferi kazandı.1996/97 sezonunda,Başbakanlık Kupası kazanarak bu kulüpteki tek hocalık sezonunu tamamlamıştır.
***
Her ülkenin büyükleri,eski başarıları özlediği dönemlerde,yıldız efsanelerini takımın başına getirmiş.Ancak takımları teslim alan,eskinin büyük futbolcuları çoğunlukla bekleneni verememişler.
Özellikle ülkemiz büyükleri,uzun süre tahammül edememişler,söz konusu kişilere.Bir kaç hafta ya da ay ile sınırlı olmuş teknik adamlık ömürleri yıldızlarımızın.Fatih Terim dışında geri dönebilen ikinci efsaneyi çıkaramamış takımlarımız.
Yabancı takımlardaki en başarılı denemelerinse AC Milan,FC Barcelona,Real Madrid takımlarından geldiğini görüyoruz.
Özetle söylemek gerekirse,her büyük futbolcu büyük hoca olamıyor.Bu sadece kişisel beceriyle de alakalı değil kuşkusuz.Yönetimlerin acelecilik ve sabırsızlığı da çok büyük etken bunda.Takımı eski efsanelere teslim edecek kulüplerin,sadece o kişilerin futbolculuk geçmişlerine değil,bu işe liyakatlarına bakmaları da gerek.Tabi ki bir de tanınancak geniş zamana ihtiyaç var.
Geçmişin başarılarını,o dönemin ruhunu geri getirmek,mutlaka özlem duyulan yılları yaratmış olan kişilere özgü değil.Başarı için geçmişin asil kanından kudret almak gerekebilir;ama aslolan yeni durumlara uyum sağlayabilecek olanları yakalayabilmektir.O da olmuyorsa,mevcut ahvalden yeni efsane öyküleri yazmanın yolları aranmalıdır.
24.05.2009
TÜRK-ERMENİ,TÜRK-YUNAN BARIŞI MÜMKÜN MÜ?(Komşularımızla sorunlarımıza yeşil sahalardan bir bakış...)
Osmanlı zamanında her şey güllük-gülistanlıktı,milliyet ya da dini inançlara dayalı hiç bir problem yoktu gibi,kendini hatalardan vareste gören bir tutum takınmak niyetim yok.Sadece bir sürgit şeklinde ilanihaye devam etmesi muhtemel olan bir duruma,sevdalısı olduğumuz meşin kürenin penceresinden bakma çabasındayım.
Şurası muhakkaktır ki;kimi futbol kulüplerinin peşinde koşan kimi kitleler futbolu bir oyun olarak değil de ideolojilerinin,inançlarının,etnik ya da kültürel kimliklerinin bir dışa vurum alanı olarak görürler.
Örneğin İtalyan Livorno'ya gönül vermiş,faşist ideolojiye sahip bir İtalyan'a rastlama şansımız yüzde kaçtır?Bask Milli Takımı görünümündeki Athletic Bilbao'ya sevdalı İspanyol ya da Katalan gösterebilmek ne kadar mümkündür?
***
Ermeniler yıllardır,kendilerine Türkler tarafından soykırım yapıldığını iddia ederler,Türkler ise bunu redderler.Yapılanın sadece savaş sırasında arkadan vurulmamak için önlem olduğunu söyler Türk tarafı ve hemen ekler ardından "O dönemlerde Ermeniler"in çektirdiği mezalimleri niye görmüyorsunuz?".
Kişisel kanım;o dönem bir büyük savaş içinde olunmasa,söz konusu tehcirin de yaşanmayacağıdır.Yani yapılan planlı bir yok etme faaliyeti yoktur.
Ermeni tarafı,soykırım yapıldığına tüm hücrelerine dek inanıyor ve zamanında terk ettirilmek zorunda bırakıldıkları topraklarda yeniden hakim olmak istiyor.
Sözün özü,ellerinde kendilerine karşı soykırım yapıldığına dair bir proganda imkanı yaratan tehcir olayı olmasa da,mutlaka başka bir bahane bulabileceklerdi.Çünkü Ermeniler,kendilerini Türkler tarafından evlerinden kovulmuş mağdurlar olarak görüyor ve kendilerince haklı(!) olarak da evlerini geri istiyorlar.Bunca çığırtkanlığın tek sebebi de budur...
Gelelim bu Ermeni özleminin futbola sirayet etmiş görünümüne.Bilindiği gibi SSCB'nin dağılımının ardından kurulan Ermeni Devleti çok genç bir devlettir.Buna uygun olarak Ermenistan Milli Futbol Ligi de kısa bir geçmişe sahiptir ve 1992'de kurulmuştur.Ancak SSCB döneminde kurulmuş köklü Ermeni kulüpleri de mevcuttur.

Büyük Ermenistan özlemini adında yaşatan kulüplerden bir tanesi "FC Ararat Yerevan" kulübüdür.Bu kulüp 1935'te kurulmuş ve Sovyet etkisiyle Spartak ve Dinamo adlarını aldıktan sonra,1963 yılında şimdiki adını seçmiştir.
Müneccim olmaya gerek yok.Özellikle Doğu Anadolu bölgemizi kendi anavatanlarının önemli bir parçası olarak görürler.Bu coğrafyamızda bulunan Ağrı Dağı'na kendi dillerinde karşılık olan "Ararat" ismi davalarının sembollerinden birisidir.Hatta çok yakın geçmişte bu isme haiz bir propaganda filmi çekmişler ve bu film ülkemizde de büyük tartışmalar ortaya çıkarmıştı.Kulübün kendine ad olarak Ararat ismini seçmesi de gerek politikacıların gerekse halkın niyetlerinin bir yansımasıdır.

Ermeniler'in bir diğer Türkiye coğrafyasına özlemle ad alan kulübü de "FC Kilikia Yerevan"dır.Malumdur,Türkler'den önce Kilikya olarak tabir edilen bölge,bizim bugün Çukurova dediğimiz bölgeye tekabül eder.Bizans ve Selçuklular zamanında bu bölgede hüküm süren bir Ermeni Krallığı varmış.FC Kilikia Yerevan kulübü de bu eski devletlerine duyulan bir özlemin adını almış.
Uzun yıllardır problem yaşadığımız bir ülke de Yunanistan'dır.En tanınmış Yunan kulüplerinden biri olan "AEK Atina" da isminde,Yunanlılar'ın İstanbul özlemini yaşatır.AEK'nın tam açılımı "Atletiki Enosis Konstantinopoliton" yani "İstanbullular Spor Birliği"dir.AEK,Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulan Pera takımının,Kurtuluş Savaşımız'dan sonra Yunanistan'a göç eden Rumlar tarafından yeniden kurulması ile bu adı almıştır.
Bu arada armalarındaki çift başlı kartal ve sarı-siyah renk de Bizans'ı sembolize etmektedir.
Adında İstanbul özlemini yaşatan bir başka Yunan takımı "PAOK Selanik"tir.PAOK'un tam anlamıysa "Pan Atletikon Omilos Konstantinopoliton"dur.Bu ise "İstanbullular Tüm Spor Birliği" mealindedir.Armadaki çift başlı kartal yine Biznas'a işaret ediyor.
Türk-Rum çatışmasının en büyük tezahür alanı Kıbrıs olmuştur.Kıbrıs Rum Kesimi'nin 1911 de kurulan Anorthosis Famagusta takımı,1974 Barış Harekatı'ndan sonra KKTC'nin elinde bulunan Mağusa'nın adını taşır;ki Famagusata,Mağusa'nın Rumca söyleniş şeklidir.
Yine Mağusa'da kurulmuş;bugün burada maç yapması mümkün olmadığı için Rum şehri Larnaka'yı seçmiş bir kulüp de "Nea Salamis Famagusta" takımıdır.Kulüp 1948 doğumludur.




