"HALKIN TAKIMI" YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"HALKIN TAKIMI" YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.08.2011

BU SEZON MUTLAKA


3. Lig başlıyor.Söz konusu profesyonel liglerimizin en dip gösteri alanı yani...Gözlerden uzak olanların ,futbolu gönül gözüyle izleyenlerin arenası...Profesyonellerin orada olmaktan uzak durduğu,amatörlerinse rüyalarını süsleyen lig...Taraftar olmanın ancak ve sadece renk aşkıyla açıklanabildiği lig...

Eğer takımınız 3. Lig'in muharebe alanında meydan okuyanlardan biriyse,gel-gitlere savrulur durur yüreğiniz.Bir yandan üst liglerin hayalini taşırken,diğer yandan amatör kümeye düşmenin endişesini hissedersiniz yüreğinizde.Eğer bu ligin müdavimlerindeseniz,her sezon başı daha da derinleşir bu gel-git dalgalarının yüreğinizde açtığı çukurlar...

Takımınızı basından takip edemezsiniz.Satır aralarını kovalar gözleriniz;ama nafile.Kaale alan yoktur ki ne sizi ne de liginizi.Hazırlık dönemi,hazırlık maçları,transferler ya kulaktan dolmadır ya da yerel basına dikiz çeker beklersiniz haberleri...Yapılan transferler görücü usulü kız almak gibidir.Hamamda görmüştür anneniz,babanız soruşturmuştur ailesini de duvağı açmadan bilmezsiniz gözlerinin rengini.Siz de ilk maçına çıkmadan adlarını bile ezberleyemezsiniz yeni transferlerinizin.

"Aaa!Baksana kardaş.Yeni santrafor 1. Lig'de 26 maça çıkmış lan..Olacak galiba bu sefer."..."Kaleciyi duydun mu sen asıl oğlum.Gurbetçiymiş.Gör bak,kale sağlam ellerde bu sezon."...
Tribünlerin müdavimlerinden Kadir Amca girer söze..Kaşar tabii Kadir Amca,görmüş-geçirmiş..."Her sezon aynı şeyler kurban...Yıllardır hep rüzgar santraforlar,panter kaleciler alıyoruz,alıyoruz da sıfıra sıfır elde var sıfır."..."Yapma be Kadir Amca!Bu sezon başka olacak.Gör hele...Şimdiden düşürme kalemizi...".Konuşmalar hep bu minvaldedir.Kadir Amcalar da her daim haklıdır.Bir sezon tutar ümitlerin yeşerttiği tomurcuklar,hadi bilemedin bir sezon daha...Sonrası yine hüsran.Bu kez siz de bir Kadir Amca olur çıkarsınız.Kahvehaneyi çınlatarak tartışan yeni yetmelerin muhabbetine "Olmaz oğlum...Boşuna heveslenmeyin yine...Bir şey olmaz bu takımdan" turbunu sıkarsınız...

Keselim...Sadede gelelim.Bu satır karalamalarını doğuran yürek kabartılarının rengi belli...Bordo-Beyaz...Derdin adı konmuş taa yeşil sahaların "Kalu bela"sında...İnegölspor...

Yıllardır yaşatıyor bu forma bize duygu dalgalanmalarını,hem de en sert kayalıklara çarpa çarpa...Bir sezon en tepe ligin kıyısından dönüyoruz.Bakıyoruz bir sezon umutlar toz duman...Bir bakıyoruz büyükleri alt ediyoruz kupa maçlarında,bir de bakmışız ki amatörün eşiğinden dönmüşüz son nefeste;o dayılanan omuzlar sanki bizim değilmiş gibi...

1984'te başlayan profesyonel kariyere bir bakalım.Bir kere amatöre hiç düşmemişiz.Üst üste 28. sezondur profesyonel liglerdeyiz.12. kez de en alt ligin tozunu formamıza bulayacağız.Bu normal olmasına normal de;anormal olan bu yere alışmak.Dibe düşersiniz;ama bir-iki silkinir yeniden kendinizi kapanın dışına atarsınız.
Öyle olmuyor işte...İnegölspor ardı ardına 4. sezondur en dip ligde.Bu daha önce sadece 97/98 ile 00/01 sezonları arasında yaşanmış.Artık bu sezon üst lige mutlaka çıkmalı İnegöl'üm,şampiyonluk mutlaka gelmeli.Bu yer artık yadırganmalı.İçinde bulunduğunuz elverişsiz durumu yadırgayıp,silkinmezseniz;bunu kanıksayıp bulunduğunuz yere çivilenirsiniz zira...Bir daha da anılarda kalan hoş bir seda misali yeriniz olur gönüllerde...

Artık bu sezon olmalı...Mutlaka...Renklerin aşkı için...Unutulmuşluğun girdabına sürüklenmemek için...Eski günleri "yad"ımızdan kurtarıp "yan"ıbaşımıza getirivermek için...Bu sezon mutlaka olmalı...İnegöl'üm şampiyon olmalı...

14.11.2010

KARA CEKETLİLER


İşte oradalar.Birbirlerine dayamışlar omuzlarını,sahayı boydan boya tarıyorlar,kara gözlüklerini siper ederek akbaba nazarlarına.
Kursaklarını şişirerek kemiriyorlar ellerindeki zıkkım olasıca ekm...Tövbe tövbee...Nimete de sövdürüyor bu anas...Tövbee,ne günahı var şimdi o mübareklerin...
Önlerindekilerin enselerine veriyorlar soğana boğulmuş nefeslerini;ki kokuşmuş ruhlarının necaseti de kesmiyor mu zaten ahalinin soluğunu?

***
-Oğlum getir şu çantayı...Hah şöylee..!Koy masaya da aç bakalım,görsünler içindekileri...

***

Sinmemeliyim...Bu oyunun kuralını onlar koyamaz.Kaide belli;
"Sahaya çık,elinden gelenin en iyisini yap.Şartlar ve güçler dengesi ne olursa olsun.Rakip kim ve ne durumda olursa olsun.Sen kendi oyununa bak..."
Ama bırakmıyorlar ki...

***
-Başkan...Biz şampiyon olmalıyız.Sizinse tuzunuz kuru.Ben bir şey demiyorum.Şu çanta anlatmıştır zaten ahvalimizi...

***
-Kaptaann,versene abi şu topu bana.Bomboşum bak.
-Miço,Miçooo ne yaptın kardaş?Kırmızılar bizden değil ki...Kime atıyon topu?

Satılmışsınız hepiniz.İki kaltabanın kahpece tehditlerine karşı duracak erkekliğiniz de mi yok?Paraya tamahınız mı bu kadar alçaltıyor yoksa onurunuzu?

-Ali,senin baban değil miydi,bunlar gibi kara gömleklilere yiğitlenen?Hani üçü birden çökmüştü de üstüne,acile zor yettiydik.Az mı dip bucak kaçtık aynasızlardan,rehinden kurtaracak parayı denklerken?

-Şumi...Yapma be gözünü sevdiğim...Yenir mi o gol be oğlum...Düşürme kalemizi...

***
-Hoca,sen bilirsin işini.İki sene önce düşmediysek amatöre,senin de tuzun var çorbada,unutmadık.Topçularına iyice bellet raconumuzu...Ver ayarı...

***
-Yazıklar olsun...Şu sahaların çamurunu niçin yuttuk senelerce?Üstüne bir de böyle ucuz roman mafyalarının mezesi olmak için mi?Onca yükü beraber omuzlamadık mı?O omuzlar ki cenazelerimizi de birlikte taşıdılar,düğünlerimizde de yan yana halaya dayandılar.

Necmi Abi,bari sen yapma be abi...Babamın ardına ağlarken,sen değil miydin "Bırak göz yaşlarını.Sen mertliğini korudukça,o da bu dünyada daim olacak." diye yüreğimi serinleten?Hanidir şimdi sizin mertliğiniz?

Yazıklar olsun...

***
Şimdi çıkıyoruz başkan.Üleştir kayıntınızı.Ama bil ki tribündeyiz.Bir aksilik olursa anında alırız faiziyle geri...

***
Akıbet belli.Senaryo aynen uygulanıyor....Bu fil sürüsüne yağdırılacak taşları yüklenen tek ebabil ben miyim?

Bir gelse top önüme...İşte geliyor...
Düzeltsem ayak içimle şöyle bir...Yumuşattım topu işte...
Kalecinin sağına sert bir plase koysam...Vurdum abi,vurdum kardaş...Gidiyor top işte...

Kara ceketliler ayakta.Başkanım ayakta.Hocam ayakta...
Şutu çekip,düştüğüm yerden izliyorum topu.Surları delecek gülle gibi süzülüyor havada.
Kale orada,top menzilinde...

Haydi,haydi...

9.08.2010

HASRETİNLE YANDI GÖNLÜM

Avrupa futbolu,kısa bir soluklanmanın ardından yeniden esmeye başlıyor.Çıkan rüzgarlar kimi takımların yelkenini şişirirken,kimilerinin de dümenini şaşırtacak.Bazı ekipler vardır ki;her ne kadar yelkenlerinin şişik olmasına alışmışlarsa da yüreklerini dağlayan bir ukdeyle başlarlar her yeni sezona.Bir çok hedefin yanında,asıl bu yarayı kapamayı amaç edinirler.
Bahsettiğimiz yaralı takımları ulusal başarıları,doğrusu başarısızlıkları üzerinden belirledik.Şimdi dermana muhtaç söz konusu ekipleri,keder yıllarının çokluk sırasına göre inceleyelim.

İlk olarak 1983 yılından bu yana Türkiye kupasına hasret olan Fenerbahçe...Bu başarısızlığı espri,alay konusu oldu Sarı-Lacivertliler'in.Oysa ki kupasız geçen 28 sezonun 6 tanesinde kupanın bir kulbunu yakalamışlardı.Söz konusu 6 finalin tamamını da kaybedince ortaya bu hasret tablosu çıktı.Bu 28 sezonluk sürede kazanılan 7 Lig,2 Süper Kupa,3 Cumhurbaşkanlığı Kupası,3 Başbakanlık Kupası şampiyonluğu bu başarısızlığın yerini dolduramadı...



 
Trabzonspor ise lig şampiyonu olamamaktan muzdarip.1984 yılından bu yana bir türlü lig şampiyonluğu payesini elde edemediler.Oysa ki bu geçen sürede bir çok yıldız oyuncu sundular Türk futbolunun hizmetine.Ogün,Abdullah,Hami,Ünal,Fatih Tekke gibi futbol ustaları son şampiyonluğun mimarlarından Şenollar,Turgaylar,İskenderler'in payelerini,en az onlar kadar kıymetli oyuncular olmalarına rağmen,yakalayamadılar.Başta 1996 yılı olmak üzere bir kaç sefer yaklaşmışlardı lakin bu onura.Yaklaştılar yaklaşmasına da bitime bir nefes kala 10-2 bitebilecek bir maçı 1-2 bitirerek verdiler şampiyonluğu Fener'e...Bu sezona da hem son şampiyonluğun mimarı hem de 1996'da yitirilen şampiyonluğun yaralı komutanı(kimilerine göre de baş sorumlusu) olan Şenol Güneş önderliğinde zafer hedefiyle başlıyorlar.
5 Türkiye Kupası,3Başbakanlık Kupası ve 1'er Cumhurbaşkanlığı ve Süper Kupa zaferi 84'ün ardından yaşanan karabasanı dağıtmaya yetmedi;2011'in "Güneş"i kara bulutları dağıtmaya yetecek mi?Göreceğiz...


Liverpool...Asla yalnız yürümeyen takım...1990'dan sonra asla İngiltere Ligi şampiyonluğunu kucaklayamamasına rağmen...3 FA Cup,3 Lig Kupası,2 Charity Shield;yetmedi 1'er Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası ile 2 tane de Avrupa Süper Kupa zaferi...Bunların hiç biri Kırmızılar'ın gönüldaşlarının kalbini mutmain kılmaya yetmedi.Herkesin dilinde,lig şampiyonluğu hasretiyle yakılmış şarkılar can buluyor.Ne Gerard ne Owen ne de Torres;Rush'lı,Barnes'lı,efsane Dalglish'li son şampiyonluğun hasret yangınını söndürmeye yetmedi,yetemiyor.Kırmızılar asla yalnız yürümüyor;ama asla İngiltere liginin zirvesine de yürüyemiyor...


Neler görmedi ki bu renkler...Ne şampiyonluklar yaşamadı ki...Futbolun yüzyılının en büyüğü payesini dahi kazandı.Dünya üzerindeki her futbolcunu rüyalarını bu forma süsledi.Lakin bir kupa var ki,1993'ten bu yana müzede sergilenemiyor.Copa del Rey...Kral Kupası...En son Butragueno,Zamorano,Prosinecki'nin kaldırdığı kupayı;ne "Galacticos"lar geldi ki kaldıramadılar.Bakın ki bu 17 yıllık zaman zarfında neler kazanılmış;6 La Liga,4 İspanya Süper Kupası,3 Şampiyonlar Ligi,1 Avrupa Süper Kupası ve 2 FIFA Kulüplerarası Dünya Kupası...
Kupa canavarı Mourinho'nun asıl sınavı bu sezon yaşanacak galiba.Bakalım Mourinho zaten kendisi olmadan da elde edilmiş olanları tekrar etmekle mi yetenecek,yoksa önceki 7 selefinin kaldıramadığı Kral Kupası'nın 18.sini müzeye koyabilecek mi?Ki bu selefler arasında kendisi gibi yaşayen efsaneler Hiddink,Heynckes,Capello isimleri de yazılı.


Yıllardır kaybedenlerin sonuncusu da Juventus.İtalyan devinin kaybetmekte uzmanlaştığı alansa İtalya Kupası...Coppa Italia...Bu son zafere imza atanlar arasında Roberto Baggio,Ravanelli,Deschamps gibi efsaneler var.Son 15 yılda kazanılan 4 Serie A,3İtalya Süper Kupası,hatta 1 Serie B;devam edelim 1'er tane de Şampiyonlar Ligi,UEFA İntertoto,UEFA Süper Kupası,Kıtalararası Kupa zaferi 1995'in İtalya Kupası'nın yerini dolduramamış.Juve'nin son 7 yıldaki tek zaferinin 2007'deki Serie B şampiyonluğu olduğu hatırlanırsa,bu sezon alınacak bir Coppa Italia'nın değeri açıkça gözler önüne seriliyor.
İşte,yukarıda yılların kaybedenlerini sıraladık.2010/11 sezonu için bir 5'li iddaa oranı belirlense;bu oranda Fenerbahçe,Real ve Juve'nin ulusal kupa;Trabzon ve Liverpool'un da ulusal lig şampiyonlukları bulunsa bahis konusu oran 1'e kaç olsa gerektir acaba?

11.05.2010

BÖYLEDİR BİZİM SEVDAMIZ

Kanım çekiliyor...Damarlarım kasıldıkça kasıldı...Nefesim kesildi kesilecek gibi...
Ne zalim kadermiş bu...Sevdiğin yoğun bakımda,can çekişiyor;sen fanusun ardından izleyebiliyorsun ancak.Elden gelen tek şey dua etmek.

3000 çift göz var sahada.Sahada koşuşturanlardan beyaz formalıları sadece benim gözlerim seçiyor.Sadece benim dudaklarımdan dökülüyor,beyazlar için temennalar.Geri kalanlardan sövmeler,giydirmeler...

Alibeyköy'ün köhnemiş tribünlerindeyim.Olmak ya da olmamak.Mutlaka puan almalı İnegöl'üm ;aksi halde 26 yıllık profesyonel geçmişe sünger çekilecek.Gerçi ligimiz ha amatör olmuş ha profesyonel...Biz zaten sevdaların en amatörünü en karşılıksızını kazımışız yüreğimize.Yarimi de dünyanın en güzeli diye seçmemiştim ki;yeşil sahalardaki sevdamı parlak neonlara endeksleyeyim.

Etrafımdan "Aaaliiibeeeykööööy" bağırışları yükseliyor.Benimse yüreğimi çatlatıyor içimde donup kalan haykırışlar;"İnegöl'üüümmm.Sen çok yaşaaaaa..!".

..."-Fırtına patlak verecek gibi kaptan.Ne yapacağız?
-Paniğe mahal yok.Sükunet."...

Rengini belli etmeden,düşman saflarına sızmışım gibi hissediyorum kendimi.Bir haykırsam "Bordoo...Beyaaaz..." diye,biliyorum başıma geleceği.Şu yanımdakiler bağırdıkça leş gibi alkol kokuları kırıyor burnumun direğini.Bir de anlasalar aralarındaki Mata Hari olduğumu,neyse...

Maç başlıyor işte.Bir tek 90 dakika çocuklar,bir tek beraberlik ve kabusa son.Haydi.Haydi gösterin kahpe kadere dişlerinizi...

..."-Fırtına bindiriyor kaptan,kaçınılmaz.Nasıl savuşturacağız belayı?
-Dedim ya bre...Sükunet,sükunet..."

Sağlı-Sollu;lakin şuursuz saldırıyor rakip.Bizim için ecelse onlar için de ecel zira bu esbab-ı kıyamet.Geliyorlar,savuşturuyoruz.Yükleniyorlar,püskürtüyoruz.Arada bir de cılız taarruz girişimimiz olmuyor değil;ama önemsiz.
Geliyorlar işte soldan.Kesiyor be Fatih,hadi be çocuk!Yat önüne.Olmadı.Bilal'im gir kademeye!Offff bee!Çıkaydın,alaydın şu topu be Apo,alaydın şu topu be kara yağızım...Yedik golü...Yer yemez de bir çınlama oturdu sol kulağıma.Uğulduyor.Bir lisede,matematikçinin tokadı yapmıştı bunu sol kulağıma bir de a ha bu gol.

..."-Kaptaann...Kaptaaann....
-Bırakın kadın gibi sızlanmayı.Dümenci,sarıl şu çarkı feleğe...Yelkenciii,asıılll...Tayfaa,yüreğiniz ellerinizde çalışın.Tevekkülle,sükunetle..."

Başımı ellerimin arasına alarak bitiriyorum devreyi.İkinci yarıdan umutluyum ama...Olacak,inanıyorum.Beyaz giymiş gençlerimizin kararlılığı da aşılıyor bunu bana.Başladık işte,geldik dananın kuyruğunun kopacağı yere.
Bakın bakın.Mustafa da girmiş oyuna.O raket sol ayak.Göreceksiniz bak.Topu alır ayağına.Önce çizgiye iner gibi yapar,terse çeker sonra.Kaleye bakar,kaleciye bakar.Sol ayağının içiyle keser rakip doksana.
Bekliyorum.Bekliyorum ve prangalarıma sarılarak sarsılıyorum.Atıyor işte Mustafa.Tam da zihnimden somuta sıyrılmış gibi.Aynen.Hem de son devre başlar başlamaz.Artık talih bizim için gülümsüyor bahar öğleden sonrasını ısıtan güneşin ardından.

..."-Kaptaannn...Bak,ufka bak.Bir parıltı sızıyor karanlıklar arasından.
-Sükunet,tayfa sükunet.Bırakmayın dümeni,asılın küreklere.Sükunet..."

Zaman eriyor.Rakip şuursuzluğuna,inançsızlığını da ekleyerek geliyor.İnanç pusulasının umut ibresi bizi gösteriyor.Kalesini değil vatanını koruyor aslanlarım;futbol aşıklarının vatanını...

Hakem düdüğünü son kez götürüyor ağzına,çalacak,çalıyor...Stres,sıkıntı hepsi bitti artık.Kabus bitti.İnegöl tarihinin Çanakkalesi'ydi bu maç,Çanakkale yine geçilemedi.Bir an önce ayrılmak için yükleniyorum çıkış kapısına;2999'dan ayrılmış 1 olarak sevincimi yaşamaya...Doyasıya...

..."-Kaptan.Fırtına dindi kaptan.
-Haydi tayfa,haydi koçlarım.Şimdi demir atma vaktidir.İyice soluklanın.Bu günleri aratacak kasırgalarda göreceğiz daha...Sevinin.Sevinin;ama sükunetle..."

9.01.2010

FUTBOLUMUZDAKİ GRİZU;ŞİKE

Dünya'nın en zor mesleklerinden birisidir maden ocağı işçiliği.Sabır ister,ölümü göze alabilme yürekliliği ister...Yaptığın işin karşılığını asla alamayacağını bilerek,hayatını kumar masasına meze yapabilme gözüpekliği ister...Evine bir tek somun apak ekmek götürebilmek için,yerin yedi kat altında karanlığa kılıcını çekebilme Don Kişot'luğu ister.
Bir bakıma çaresizlik,mecburiyet meselidir aslında bu gayretkeşlik.O kadar vasıfsız o kadar niteliksizsinizdir ki;ancak parlak beyinlerin ayak takımı olarak,böyle bir can pazarında ekmek bulabilirsiniz.

Zaten kapitalist ekonominin doğasında var olan emek yiyiciliği,işin içine maden ocağı girdiği zaman daha bir arsızca,insafsızca sömürür fukara emekçileri.İşveren için önemli olan, işlerin "Tıkır tıkır " işlemesidir.Yoksa arzın merkezini delercesine sallanan kazmaları tutan bileklerin "Sapır sapır" dökülmesi önemsizdir,dahası olağandır.Kar-Zarar hesabını dengede tuttuğu sürece,yitenlerin yerini yeni kurbanlar alacaktır her nasılsa...

Geçtiğimiz günlerde yeni bir grizu faciası ile sarsıldık.19 can,kendi avuçlarının siyahına bakan onlarca can evini yıkarak yitti yer altının kayıp şehirlerinde.Yurdumuz siyasetçileri, liderleri, işveren ve aydınları taziye bildirme yarışına girdiler.Bu türden felaketlerden sonra yapılan sıradan beyanlardandı onlarınki.Her zamanki nutuklarını dinlettiler.
Oysa ki,halkımız artık şunu biliyor.Olayın gerçek failleri ya hiç bulunamayacak ya da apartmanın onuncu katından düşüp de sadece bir kaç sıyrık almışçasına mucizevi bir şekilde,önemsiz cezalarla atlatacaklar vartayı.Verilen cezalarsa ileride yeni faciaların yaşanmasına engel oluşturamayacak. (Bkz. onlarca yıldır yaşadığımız deprem,sel,trafik faciaları.).

***
İşte aynı dönemlerde,futbolumuzda da yeni bir grizu kokusu almaya başladık.Yıllardır onlarcasına şahit olduğumuz şike söylentilerinden birini daha okuyor,dinliyoruz.Velev ki olay doğrulanırsa,ligimizin en tepesinden en dibine kadar bir çok takımın,futbolcu ve yöneticinin canı yanacak.
İddianın gerçekliği hakkında tahmin yürütme hakkına sahip olmamakla birlikte,futbol kamuoyumuz biliyor ki,bu şike iddiları gerçek olsa dahi ispatlanamayacak,doğrusu ispatlandırılmayacak.İşlerin bu şekilde yürümesinden çıkarı olan futbol rantçıları var çünkü... Bizlereyse varlığı bilinen;ama bir türlü görülemeyen hayaleti konuşmak düşecek sadece.

Sosyal,ekonomik,sanatsal,sportif vs. her alanda şahit olduğumuz şeyler bunlar.Birileri çalışır,çabalar,yanar;başka birileri de bu yangından sebeplenerek ateş böceğiymişçesine parıldar.Ve bizler o ateşin kerametinin kendinden menkul olduğu zannına kapılırız.Doğrusu gerçeği biliriz de bile bile ladese yakalanırız.

Siyasetimiz gibi futbolumuzun mevcut iktidarları,yapılanmaları da sorunların çözümüne yetmiyor.Kötüsü,bunları açığa çıkarmaya pek de gönüllü yaklaşan olmuyor.Yıllardır duyulan şike söylentileri sadece ufak meltemler estirilerek geçiştiriliyor.Artık bu söylentilerin kasırgalara dönüşme vakti erişmiştir.Bunu yaparken kurunun yanında yaşın da yanmamasına itina göstermelidir.Artık futbolumuzdaki ayrık otları kökünden sökülüp atılmalıdır.Umalım da şu son şike söylentileri,bu adımın miladını oluşturabilir...

4.10.2009

BİRİMİZ,HEPİMİZ...

Pek umudum yok yine.Haftalardır aynı şey."Bu kez olacak,kıracağız şeytanın bacağını..." hırsıyla koşuyorum tribüne;ama dudaklarımı yakan sövücüklerle dönüyorum.
Biliyorum,bu kez de aynısı olacak.Gel gör ki,alamıyorum kendimi kaçan-yenilen gollerin günah keçisiymişçesine hırpalanmış,soğuk koltuğuma oturmaktan.İşler zaten kötü gidiyor da;hani şu,ben tribüne gelip,yarimi seyre koyulmasam daha da bir beter olacakmış duygusu yok mu?

Neyse,yapamıyorum işte.İşler sarpa sarmışken de orada olmalıyım.Bir faili meçhule kurban gitmiş yavrusunun,hiç olmazsa,feri sönmüş gözlerini öpmek isteyen analar gibi hissediyorum kendimi.

Karmakarışık beynim...Uğulduyor...

Stada koşacağım,evet...
Çıkmadık can misali,son düdüğe kadar umutla bekleyeceğim,evet...

Peki ya hangi haykırışlarla kısılacak sesim?
Futbolcuların ölmüşlerine sinkaflı rahmetler okuturken mi?Gelirken bana sormayan yönetime,gidiş davetiyesini okumak için mi?Bir anda,lanet yağdıran bir kara karga korosunun üyesi mi olacağım?

Bu gidişe dur demenin bana düşen sözü nedir peki?Sahanda başkanlı koca bir omlet halledecek mi her şeyi?Sahada,ruhlu-ruhsuz,koşuşan oyunculara vücudumun sırt bölgesini göstermemin faydası olacak mı ya da?

Sahadaki varlığımı nasıl hissettirmeliyim ki ben?Bu önemli...Müdürümün,mahallemizin bitirimi Deli Hasan'ın gözüne sokamadığım varlığımın tescillendiği tek yer orası çünkü...

***

Ahan da maç başladı.Sırtlarına çubuklu formayı geçirmiş şu delikanlılar benim için oyunuyorlar.Dakikalar geçiyor.
Savunmamız yine elek gibi...
Yemedik henüz;ama yiyeceğiz belli...
Atamadık,atamayacağız,öylece gibi gidişat,görünüyor...
Dedim ben...Oldu işte,bir kez daha santraya geliyor iki oyuncumuz...

Sinirleniyorum.
Hırslanıyorum.
Yumruğumu sıkmışım.Avuç içlerimdeki sızıdan anladım bunu.
Ayağa kalkıyorum.
Etrafımda herkes sövüyor.
Hem öyle bir sövmek ki,tekinin bile şerefli mesleği olan anası yok muymuş oyuncularımızın?
Ayaktayım,dinliyorum.
Koro gittikçe büyüyor.Onların sesi büyüyor,benim göz bebeklerim.

Ben de bağırmalıyım;ama onlar gibi değil.
Duyulmayacak sesim biliyorum.
Her şeye rağmen yırtmalıyım hançeremi.
Bakın,çıkıyor sesim.Bağırıyorum ben de;ama sizin gibi değil...

"Yensen de yenilsen de.." diyorum.
"Yağmurlarda,çamurlarda..." diyorum.

Sövmek kolay,sevmek zor...
Görüyorum...
Emek neymiş,biliyorum...

29.08.2009

FUTBOLUMUZUN PERİ MASALI İZLENCESİ

Çocukluğumuzdan beri biliriz peri masallarını.Prens öyle bir öper ki Pamuk Prenses'ini diriltiverir onu.Prensesin busesi kurbağayı yakışıklı prense çeviriverir.Hatta saçı bitmedik Keloğlan'ımız bile periler padişahının kızına göz koyar her masalında.
Kısacası çocuklarımızı prensler-prensesler,zenginlikler,sonsuza dek mutlu yaşamalar ile büyütürüz.

Masallardaki akıl oyunları,çabalamalar dahi hep zenginliklere endeksli mutluluklara erişmek uğrunadır.Kuru ekmek-soğan ile yetinmeyi seçmez Keloğlan;her daim peri padişahının sarayına ve kızına kavuşur.Prens bir kez olsun Külkedisi'nin köhnemiş evine yerleşip,ırgatlık yapma yolunu seçmez.Hayatın amacı zenginliktir çünkü...Buna erişmenin en kısa yolu ise sihirden geçer.Sihir;yani çalışmadan oldurulmuşa hazıra konuvermek...

Bu masallarla büyüte büyüte çocuklarımızı,günümüzün her ne olursa olsun köşe dönmeci zihniyetlerini yarattık.Alçak gönüllülüğü öğretmedik çünkü masallarımızda;maneviyatı veremedik.Mutlu yaşam ancak sırça sarayların sefahat alemlerinde olabilirmiş gibi anlattık hep...Hayatın amacı bu kadar basite indirgendi.Omuzuna çöken ağır yükleri taşıyarak değil;başkalarının kayırması,zaafları,hazıra konmalar,aldatmalarla erişilen zenginliklerle mutlu olunabileceği düsturunu kazıdık körpe zihinlere.

İşte o körpe zihinler büyüdüler,futbolun müdahili oldular ve endüstriyel futbol dümenini dayattılar.Günümüzün futbol düsturu da işte bu;"Paran varsa başarı da var.Paran yoksa başarıdan söz edemezsin.".
İyi güzel de para da parayı çekiyor işte.Paran varsa futbolcunun kralını alıyorsun.Bu futbolcuya saçtıkların forma satışı,kombineler,yayın hakları ve reklam anlaşmaları olarak geri dönüyor sana.Hem futbolcuya kazandırıyorsun hem de onun etinden,sütünden,yününden yararlanıyorsun.Tam anlamıyla bir "Vahşi futbolizm"...


Bu durum ülkemize de yabancı değil.Futbol takımlarımızın,özellikle de üç büyüklerin yabancı oyuncu tercihleri de buna paralellik izliyerek,ilginç oluyor.Büyüklerimiz belirlenmiş olan oyun şablonuna uyacak oyuncuları değil de isim yapmış oyunculara yöneliyorlar.

Transfer dönemlerinin manşetlerini Ronaldinho,Deco,Eto'o vs. süsledi bu sezon başında.Gerçi aynı senaryoları son bir kaç yıldır yoğun olarak okuyoruz.Tabi ki bu oyuncular revaçta iken alınamıyor.Ancak Ortega,Roberto Carlos,Baros,Kewell,Keita,Elano vs. gibi çaptan ve gözden düşünce geliyorlar Edirne'nin doğusuna.

Bu oyuncular orman perisinin sihrini yapacakları beklentileriyle transfer ediliyor.Baros ya da Elano topu bir öpecek,hoop top kupaya dönüşüverecek.Alex sahada öyle bir büyüyecek ki rakipleri bir lokmada sindirecek.Hatta şimdilerde Kayseri'nin Olembe,Makukula Ankaragücü'nün Vassel transferlerinde bile bunu görüyoruz.

Takımlarımız gökten düşen üç elmanın da kendi midelerine inmesi peşindeler.Geri kalanlar isterse aç kalsın,önemli değil.Öyle yabancılar alacaksın ki peri padişahının kızı senin oluverecek.

Başarı imgesi bu oldukça da futbolumuzun ilerlemesi mümkün değil.Kulüplerimiz,özellikle de büyüklerimiz dünya devleri ile rekabeti onların silahlarıyla yapamayacaklarının farkına varmalılar.Mutluluğa kuru soğan-ekmeğin yanında içilen buz gibi bir ayranla,köhnemiş bir çiftlik evinde de erişilebileceğinin ayrımında olmalılar.

İşte bu kuru soğan-ekmek ve ayranla mutlu olabilmek,alt yapıdan oyuncu yetiştirebilmeyi getirecek.Başarı için büyük paralar harcamanın önüne geçmek demek olacak.Aldığın yabancıların forma sattırmaktan öte anlamlarla belirlenmesine yol açacak.

Peri masalı ile değil,hayatın gerçek anlamlarıyla büyüyen Türk futboluna kavuşmak ümidimiz bizi her zaman ayakta tutacak.Sonsuza kadar mutlu yaşamak değil,yaşamının son anına kadar mutlu olmak düsturunu benimsemiş kulüplerimize kavuşmak umuduyla...

27.03.2009

TÜRKİYE A MİLLİ FUTBOL TAKIMI A.Ş. (Müseccel Marka)

80'li yıllar hem hayatla hem de futbol sevgisiyle tanıştığım yıllardır.Hayatın en mutlu dönemi olan çocukluk yılları ile futbolumuzun,uluslararası arenadaki,en işkence dolu sayılabilecek döneminin kucaklaştığı senelerdi onlar.
8-0,5-0 gibi İngiltere hezimetlerinin damgasını vurduğu tarihlerde futbolu sevmek ayrı bir maharetti aslında.Yurt içindeki müsabakalarda arşa dek yücelttiğiniz yıldızlarımız,uluslarası maçlarda,yıldız tozu misali dağılp gidiveriyorlardı.İşte buna rağmen;ayrıca milli takımımızı ve kulüp takımlarımızı yılda sadece bir kaç kez Avrupa sahnesinde izleyebilmemize rağmen daha bir coşkuyla beklenirdi ulusalararası maçlar.(Tabi ki bu yorum tamamen özneldir.Her iki dönemi yaşamışlar arasında,aksini söyleyenler de çıkabilecektir.)


O zamanlar yabancı kulüp takımları ve milli takımlarla yaptığımız maçlar tek neticeliydi;mutlak mağlubiyet.(Tabi ki rakip Lüksemburg,Malta ya da onların kulüp takımları değilse...).Konuşulan şey "Gol atar mıyız?(Ne golü,şut bile atamazdık.)" ile "Kaç tane yeriz?" etrafında dönerdi çoğunlukla.

Buna rağmen 80'li yılların milli takım kadroları daha bir sevimli,daha bir "İşte benim takımım" ifadesinin karşılığını doldururmuş gibi gelir,hala bana...
Bir kere milli takımımızı sadece maç oynanırken,sahada izlerdik o vakitler.Maçlardan günlerce önce televizyonda saatlerce tartışmalar olmazdı.Hele ki reklamlarda görsek o zamanlar ki milli takımımızı;şehre yeni gelmiş köylü koca karı gibi,derinden bir "Abooovvv!" çekerdik,kesin...

Şimdilerdeyse milli takımımız her an göz önünde.Spor haberlerini bırakın,ana haber bültenlerinin baş gündem maddesi oluyor artık milli maçlar.Hiç bir rakip karşısına yenilmek için çıkmıyoruz.Turnuvalara katılmak hayalden öteye geçemezken,turnuvaların sürpriz takım gediklisi olduk artık.

Hatta milli takım oyuncularımızın,yetmedi analarının,onu da mı beğenmediniz babalarının oynadıkları reklam filmleri dönüyor artık,ekranlarda.Milli maçlar yaklaştı mı eşimiz,dostumuzdan çok milli futbolcularımızı görür olduk.
Velhasılı kelam,Türkiye milli futbol takımı bir marka oldu artık.Sponsorlarınca pazarlanan bir meta haline dönüştü.Gittikçe endüstriyelleşen futbolun çarkları arasında bir dişli olması kaçınılmazdı belki de milli takımın.Yine de acı geliyor bu ticarileşme.

Futbolumuz gelişti muhakkak ve iyi ki de oldu bu.Yıllardır özlemini duyduğumuz şeydi bu durum;o ezik skorlarla yetişmiş nesiller olarak.
Ancak iş futbolun oldukça dışına çıkmaya başladı.Göğüslerdeki ay-yıldız,formalardan çıkıp;ticari kurumların,holdinglerin servetlerini büyüten bir rant aracı oldu.O ay ve yıldız sadece milli futbol takımımızın sembolü değil,insan sömürü esasına dayalı olarak çalışan kan emicilerin şirket logosu oldu,sözüm ona modern(!) çağımızda...

Belki biraz çocukluk yıllarımın nostaljik tozundan,daha baskın olarak da milli maçların sadece spor olmaktan çıkıp,bir ticaret kalemi haline gelmesinden ötürü olsa gerek;Hakan Şükür'lü,Hasan Şaş'lı,Arda Turan'lı,Tuncay Şanlı'lı,Nihat Kahveci'li milli takımlar,"Benim milli takım"ım olamıyor bir türlü.

Bu kadroların devasa başarılarına rağmen,Dünya Kupası'na katılmayı son maçta kaçırdığımız ve o zamanlar çoğunun soy adlarını bile bilemediğimiz Rıdvan'lı,Tanju'lu,Oğuz'lu,Rıza'lı milli takım,hala "Benim milli tkaım"ımdır...Hatta daha hayali anımsamalarla anabileceğim Dobi Hasan'lı,Şenol'lu,Sedat 3'lü,Selçuk'lu,Yaşar'lı milli takımlar bile,şimdikinden mislince sempatik geliyor bana...

Tabi ki tercihimiz forvetlerimizin sadece santra yaparken topa dokundukları günlerdeki milli takımı değil,şimdilerin turnuva fatihi milli takımını izlemektir.Ancak bu çocukları ve taşıdıkları formayı,reklamlarda ticari meta olarak sergilenirken görmek yerine;sadece yeşil çimlerde rakiplerine karşı hünerlerini sergilerken görsek daha şık olmaz mı?

14.10.2008

"ERHU"NUN SESİ,İNEGÖLSPOR TARAFTARININ ÇIĞLIĞIDIR

Çinliler'in kendilerine münhasır bir kültürleri vardır.Hikayeleri,efsaneleri,edebiyat ve sinemaları ile dünyada özel bir yere haizdirler.Ancak beni en çok etkileyen üretimleri,müzikleridir.Hele ki şu "Erhu" denen çalgıları yok mu,adeta büyülenmişlik,dünyanın dışına çıkaran bir esriklik duygusu uyandırır dinleyenlerde...
Dünya üzerinde bu derece acıklı,yürek kanatan,yaralayıcı bir sesi çıkaran ikinci bir müzik enstrümanı olduğunu zan etmiyorum.Erhudan yükselen nağmeleri duyduğunuz andan itibaren,bulunduğunuz yerde kalamazsınız asla.Geçmiş,gelecek,yaşanmışlıklar-yaşan(a)mamışlıklar,hayallerle yüklü düşüncelerin okyanusuna salmıştır çünkü,daha ilk tınısından kelli,erhu sizi...
En neşeli,mutluluk hislerini yansıtıcı iddiasında olan melodiler dahi yumuşayarak,hafif bir melankoli ile harmanlanarak ulaşır erhudan-kulaklara...

İşte İnegölspor tribünleri,erhunun sarhoşluğundan kurtulamamıştır asla.Beklentiler,şehrin ve kulübün potansiyeli;yönetici durumunda bulunanların hedeflerinden yukarıda olmuştur her zaman.
İnegölspor tribünleri,yıllarca,bulundukları ligin üzeri kalitede topçuları izlemiştir.Bu oyuncular ise yönetim basiretsizlikleri nedeniyle hep üst liglere yol almışlar;fakat takım daima altlarda debelenmeye mahkum olmuştur.Örneğin şu an Süper Lig'de boy gösteren Umut Bulut,Ayhan Akman,İsmail Güldüren,Gökhan Güleç,İbrahim Dağaşan,Metin Akan,Şener Aşkaroğlu ve bunların haricinde ondan fazla topçu İnegöl İlçe Stadı'ndan parlattılar yıldızlarını ilk olarak.Bunlara gol krallıkları yaşamış Okan Yılmaz ve daha bir çok TFF 1.Lig ve eski Süper Lig topçusunu eklersek,sadece son 10 yıl içinde İnegölspor'un kaybettiği değerleri belki anlatabiliriz.

Bu durum da coşkunluk-durgunluk,büyük sevinçler-hüzünler,zafer sarhoşlukları-hep bir yerlere gelip,ileriye gidememeden doğan hayal kırıklıklarını iç içe yaşatmıştır İnegölspor taraftarlarında.
Erhudan yükselen iç burkuntusu-coşkunluk tınılarının kucaklaşması emsali duygular yaşar İnegölspor seyircisi.

İşte,eğer bir gün İnegölspor Marşı yazılacaksa,bu mutlaka erhu ile dile getirilmeli.İnegölspor taraftarının yaşadığı hayal kırıklıklarını başka hiç bir insan icadı,erhu kadar bire bir dillendiremez çünkü...

8.09.2008

NİÇİN İNEGÖLSPOR


Öyle ya!

Üç büyükler dururken niçin İnegölspor?Tarihinde hiç bir zaman ülkenin en tepe liginde yer almamış,sürekli olarak 2.-3. liglerde mücadelesini sürdürmüş,muhtemeldir ki tarihinde hiç bir zaman ülkenin en kitlesel kulüplerinden biri olma şansını bulamayacak olan bir futbol takımına niçin gönül verir insan?Yalnızca kaderin eseri olarak bu şehirde doğduğu ya da büyüdüğü ya da bir şekilde burada yaşadığı için mi,yoksa?
Hayır..!
Futboldan zevk alma koşulunu “En büyük” olmaya indirgemediğimiz için...Hazıra konacak para-pulumuz zaten yok da,kendi yağımızla kavrulup,kendi değerlerimizi yaratacak yüreğe sahip olduğumuz için...En dibe düşmenin elemiyle,düştüğümüz yerden doğrulup ,tekrar tekrar denemenin hazzını yaşamayı sevdiğimiz için...Sulta kurmak yerine,saltanatlara savaş açmak şiarını benimsediğimiz için...Mahallemizdeki en şık abilerimizle,yeşil sahada izlediklerimiz aynı kişiler olduğu için...Hala sırtında kendi ismini değil,takımının formasını taşıyan futbolcularımız olduğu için...Sayımız milyonlar değil,”Bir avuç” olduğu için...Biz bunlar için İnegölsporlu olduk.Biz takımımızı televizyon ekranlarında keşfettiğimiz forması yıldızlı bir büyük olduğu için değil,mütevazi hayatlarımızın yeşil çimlerdeki muadili olduğu için sevdik.

Biz İnegölspor'u çarşımız-pazarımızdan,bağımız-bahçemizden, arkadaşımızdan,sevgilimizden,anamız-babamızdan,havamızdan-suyumuzdan;kısacası hayatımızdan bir parçamız olduğu için sevdik.
İnegölsporlu olmayıp da ne olacaktık?
Ve şu haykırış yayılıyor İnegöl tribünlerinden dünyaya;
"YALNIZCA FUTBOLUN DEĞİL,TARAFTARLIĞIN DA ENDÜSTRİYELLEŞMESİNE KARŞI...
...İNEGÖLSPOR..."

14.05.2008

ON NUMARA VE ÖN LİBERO ÜZERİNE

Günümüzde futbol iyiden iyiye mekanikleşmeye başladı.Takımlar,kurulu bir makine gibi artık.Oyun içerisinde kimin ne yapacağı sıkı sıkıya belletiliyor,çalıştırıcılar tarafından.Sahada aman vermeyen,dişe diş,kora kor bir mücadele hüküm sürüyor.Bu yüksek yoğunluklu çatışmaya ayak uydurabilmek için daha bir fizik gücüne dayalı,daha bir hızlı oyunlar oynamak zorunda kalıyor takımlar.Yüksek tempo ve sertlikse,oyuncuların düşünme süresini kısaltıyor.Futbolcular artık kısa zaman içinde,eskiye nazaran,daha çabuk ve hatasız tercihlerde bulunmak zorundalar.Hem rakibini hem topu hem de arkadaşını aynı anda düşünerek,bitirici hareketi yapmak...Olağanüstü bir zorluk...Çünkü her an sizi ısıracak,en az sizin kadar çevik rakiplerle boğuşmak mecburiyetiniz var.
İşte bu yüzden,sihirbazlara taş çıkartacak çalım ve hareketleri çok ender olarak görebiliyoruz artık.Fantezi hareketlere kalkışan oyuncular,anında,kayalara çarpan dalgalar gibi vurup,dağılıyorlar genellikle.Gerçi,her şeye rağmen,yüksek tempoya ayak uydurmuş C.Ronaldo,Messi,Kaka,Ronaldinho gibi fantastik oyuncular da var çok şükür;ki hala göz zevkimizi okşayan oyuncuları izleyebiliyoruz.

Bu sebeplerden dolayıdır ki;mücadeleyi sevmeyen,teknik kapasitesi yüksek,top ayağına gelirse bir şeyler yapmaya çalışan oyuncular için yeni bir mevki icat edildi.Kimilerinin "10 numara "kimilerininse "Forvet arkası" dedikleri pozisyondan bahsediyoruz.Bu mevki en çok da ülkemizde rağbet görüyor her halde.
10 numara ya da forvet arkası denen bu mevki,takımın en yetenekli;ama aynı zamanda da en tembel oyuncusu için uydurulmuş bir mevki.Tüm takım onun yüzünden kapasitelerinin üzerine çıkarak oynamak zorunda.Kısacası diğer on oyuncu,10 numara denen beyzadeyi sırtlarında taşımak zorundalar.Bu 10 numara da bir-iki hareket yapacak ve maçı çevirecek.Bu beklentiden dolayı da asla oyundan çıkarılamayacak.Takımı bir kişi eksik bırakmak pahasına.Oyun onun üzerine kurulacak,en fazla alkışı o alacak,en çok onun forması satılacak.Kısacası onunla da olmayacak onsuz da...Ancak bu tarz oyuncuların,yani teknik becerisi yüksek;fakat oyunun sadece hücum yönünü oynayan oyuncuların,devrinin kapandığını da görmeliyiz artık.Bu oyuncuları izlenmek,estetik hareketleri görmek adına,elbette büyük bir zevk;ama takım oyununun aksamasına yol açtıkları da bir gerçek.

İşte bu tarz oyuncuların açtıkları gedikleri kapamak için yeni bir mevki daha icat olundu:"Ön libero"...
Bu mevkinin oyuncuları ise,10 numaranın tersine;tekniği az,fiziği kuvvetli,mücadele gücü yüksek oyuncular.Topu kullanmaları beklenmiyor onlardan.Rakibi durdurup,oyunlarını bozmaları,top kapmaları yeterli.Daha sonra da topu en yakın arkadaşlarına verip,kurtuluyorlar.Hatta ön liberonun biri de kesmiyor,ikincisi de sürülüyor sahaya çoğu zaman.Genellikle dörtlü olarak kurulan defansın hemen önünde mevzileniyorlar.Top yapıp,oyunun yönetimine katılanları ise parmakla gösterilecek kadar az ve büyük takımlar tarafından kapılıveriyorlar zaten.
Ön liberolu oyun,rakibin üstünlüğünü kabul etmek anlamına geliyor aslında.Böylece rakibin hareket alanı daraltılıp,topu kullanamaz hale getirmek hedefleniyor.Zaten günümüzün tatsız,pozisyonsuz maçlarını izlememizin baş nedeni de,işte bu oynamaya çalışmak yerine,rakibi oynatmamak felsefesine dayalı defansif kurgular.Hele ki defansınızı iki ön libero ile desteklersiniz.İzleyiciler için tam bir eziyete dönüşür o maç.
İşin aslına bakılırsa hem on mumara hem de ön libero pozisyonunda oynayan oyuncular,orta saha oyuncuları.Ancak oyun içindeki davranışları ve pozisyon almalarıyla on numaralar forvet,ön liberolar ise defans oyuncusu görünümüne bürünüyorlar.Şahsen bu oyunculardan birinin hücum,diğerininse savunma anlamında takımlarını yalnız bıraktıklarını düşünüyorum.
Bir takım başarılı olmak istiyorsa 10 numara,ön libero mevkilerini çöpe atmalı.Günümüzün orta saha oyuncuları,oyunun her iki yönünü de sergileyebilen,komple oyuncular olmak zorunda.Aksi halde orta sahasında Lampard,Essien bulunan bir takıma;Alex ve Maldonado'nuzla pozisyon dahi bulamadan elenirsiniz.Ya da Lincoln'ün arkasındaki M.Topal,Ayhan gibi oyuncularla bir arpa boyu yol gidemezsiniz.Elde edilenler de geçici,tesadüfi başarılar olur.
Artık bu noktaya gelindikten sonra,eskisi gibi temposuz,ağır oyunlar görmek istemiyoruz.Ancak nostaljik zamanların,yumuşak bileklerinin marifetlerini de izlemek arzusundayız.Bunun çaresi de hem estetik süslemelerle oyunu zenginleştirebilen hem de oynadığı pozisyonda zaafiyete sebebiyet vermeyecek kadar oyuna giren oyuncular yetiştirmekten geçiyor.
Bu gerçekten olabilir mi?Ya da bunu yapabilen kaç oyuncu yetişitirilebilir?Bunu da zaman gösterecek;ama doğrusu yüksek tempoyu düşürmeden,spektaküler oyuncular izlemek istiyorsak buna mecburuz.

12.05.2008

PARK ÇOCUĞU AVRUPA,MAHALLE ÇOCUĞU BREZİLYA !

Özellikle büyük şehir ve ilçelerde,mahalle hayatı giderek ölüyor.Bunun yerini her türlü ihtiyacı önceden düşünülmüş,rahatınızı tesadüflere bırakmayan,kontrollü alanlara kurulmuş site vb. oluşumlar alıyor.
Mahallelerde ise giderek her ara sokak,arabaların arı misali vızırdamalarıyla dolan birer ana caddeye dönüşüyor.Gün geçtikçe azalan şehir içi yeşil alanlar,tenha ara sokaklar çocukların oyun alanı ve oynama türlerini,oyunlarının içeriğini dahi başkalaşıma uğratıyor.Yukarıda sözünü ettiğimiz kalabalık şehirlerdeyse,bir karışlık alana,derhal taş bir yapı yükseltilivermiştir zaten.
Top oynamak için halı saha ve asfalt zeminler kucak açıyor örneğin.Toplu oyun ve eğlencelere ise eğlence merkezleri,parklar ev sahipliği yapıyor artık... Kısacası,eskiden mahalle sokaklarında yaşadığımız serbest oyunlar yerlerini,parklardaki kontrol edilmiş,gereği önceden düşünülmüş oyunlara bırakıyor.
Bir parka giden çocuğun kaderi bellidir.Kaydırak,tahteravalli,şansı varsa boş yakalanmış bir salıncak...Belki bir de kum havuzu.Mutlaka ki eğlendiren;ama belli bir rutin ve kısır döngü içerisinde eğlenmeye izin veren oyunlar.Parkta bir kere gördüğünüz çocuğu ikinci kere görmeniz zordur.Samimiyet kurmanız mümkün olmaz bu yüzden.Arkadaşlarınızla,oyun araçlarınızla soğuk bir ikincil ilişki kurmuşsunuzdur.Her şey makine düzenindedir.

"Sıraya gir,merdivenden çık,kay,ha ha ha!","Sıraya gir,salıncağa bin,uç,uç,uç,ha ha ha! "
Bu rutinin dışına çıkamazsınız.Kuralları asla değiştirilemez bir dini merasim gibi...Yaratıcılık yoktur,sadece herkesin yaptığını aynen tekrarlamak vardır.Bu arada kenardaki bankta oturmuş "Aman kızım yavaş sallan!","Yavrum dikkat etsene kardeşine!" nidaları ile kulakları dolduran ebe"leyen"veynler.Bu kadar kaidenin ve kontrolün olduğu yerde gerçek eğlence ne kadar yaşanabilir ki?

Oysa ki mahalle aralarında oynanan oyunlar daha bir özgürdür.Koşulacak alanın sınırları yoktur.Canın sıkıldı mı,camına taş atıp uyandıracağın arkadaşların vardır.Tırmanacağın ağaçların vardır;ve sahicidir onlar,pütür pütür dokunur kısa pantolonunun özgürleştirdiği tenine.Soğuk pürüzsüz demirlere benzemezler.Saklambaç oynarken,daha önce kimsenin görmediği dehlizler keşfedersin.Kovalamaca oynarken düştüğün tozdur,topraktır,çamurdur ya da kokusu genizlerini dolduran yemyeşil çimlerdir;ve günler önce kayıp ettiğin misketini buluverirsin yerden doğrulurken.

İşte günümüzün futbolunda da fazlasıyla denetlenmiş,yapacakları belirlenmiş oyunculara tapınıyoruz artık.Parklarda oynaşan çocuklar gibi çok koşan,yorulan,sonucunda parklardaki eğlencenin,futbol sahalarındaki karşılığı olan zaferi elde eden oyuncular yetiştiriyoruz.Ama yavan bir eğlence gibi;yavan bir galibiyet oluyor avuçların üzerinde yükselen.Ne oynayanı ne de izleyeni tatmin eden bir seyir oluyor,zevkten uzak...
"Çizgiye in,orta yap,kafa ve goooollll!","Pres yap,topu kap,boştaki adamını gör ve gooollll!" hepsi bundan ibaret...Avrupa futbolu işte bundan ibaret...
Saklanacak yeni bir delik bulmuş fırlamanın duyduğu hazzı ise;ancak Brezilyalılar'ın yumuşak bilekleri yaşatıyor bizlere...Ağaca tırmanırken,yanlış dala tutunmuş da düşmüş gibi can yakan defans aksamaları onlarda umursanmıyor;yerden kalkıp,aynı ağaca tekrar tırmanırcasına "Yediğimizden bir fazlasını atalım yeter" düşüncesi Brezilyalılar'da var.
Velhasıl "Dokuz kusurlu hareket"ten doğan penaltıları kullanan Avrupalılar yerine,"Üç kornere bir penaltı" çeken Brezilyalılar yaşatıyor futbolun,bizi ona aşık eden güzelliğini.Bu yüzden her Dünya Kupası'nda Brezilyalı oluyoruz.Bu yüzden sahada samba yapan sihirbazlardan bir tadımlık futbol ziyafeti dilenmeye devam ediyoruz.